<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[siberbilgi - BİLİNMEYEN TARİHİMİZ ]]></title>
		<link>https://www.siberbilgi.net/</link>
		<description><![CDATA[siberbilgi - https://www.siberbilgi.net]]></description>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 13:49:14 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İki Türk Askerin Birinci Dünya Savaşında Avustralya'ya Açtığı savaş]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-iki-turk-askerin-birinci-dunya-savasinda-avustralya-ya-actigi-savas-842.html</link>
			<pubDate>Sun, 02 Feb 2025 09:45:17 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-iki-turk-askerin-birinci-dunya-savasinda-avustralya-ya-actigi-savas-842.html</guid>
			<description><![CDATA[Yıl 1912… İngilizler, Hindistan’ı işgal ederken, Osmanlı Devleti sessiz kalmaz ve 350 denizci levent göndererek yardım eli uzatır. Ancak, bu büyük savaşın sonunda 40 Osmanlı askeri, İngilizler tarafından esir alınır. Bir zaman sonra, bir İngiliz gemisi Avustralya’ya vardığında, iki Osmanlı askeri, Abdullah ve Mehmet, bir yolunu bulup kaçmayı başarırlar. Fakat onların gerçek hikayesi, işte bundan sonra başlar…<br />
Abdullah ve Mehmet, Avustralya’ya ayak bastıklarında, kendilerine yeni bir hayat kurmaya başlarlar. Geçimlerini sağlayacak işler bulur, yaşamlarını düzene sokarlar; ama kalpleri hep Anadolu’dadır. Her geçen gün, vatanlarına olan özlemleri büyür. O sıralarda, dünyada büyük bir fırtına kopmaktadır; Balkanlar, Orta Doğu ve Türk yurtları İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Ve bir gün, 1915 yılında, Avustralya hükümeti İngilizlerle birlikte Çanakkale’ye asker göndermeye karar verir.<br />
Abdullah ve Mehmet, bu korkunç haberi duyduğunda, hemen bir araya gelirler. Kağıt ve kalemi alıp, Avustralya hükümetine gönderecekleri tarihi bir mektup yazarlar:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sayın Avustralya yetkilileri…</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Biz iki Türk askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, Osmanlı’ya karşı savaş açmışsınız ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bunun üzerine biz de, iki Türk askeri olarak, Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız. Bu bir Osmanlı savaş fermanıdır. Avustralya’ya duyurulur.”</span><br />
Mektup Avustralyalı yetkililere ulaşır, ama onlar küçümsemekle yetinirler. Bu iki cesur Türk’ün yapacakları, sadece yazdıkları bu mektuptan çok daha büyük olacaktır.<br />
Abdullah ve Mehmet, Sidney’e 250 km uzaklıkta, “White Rock” adı verilen bölgede siper alırlar. Zamanı gelince, dondurmacı Abdullah’ın beyaz gömleği ve kasap Mehmet’in kırmızı önlüğünden üç hilalli bir bayrak yaparak, toprağına olan sevgilerini bir kez daha haykırırlar. Trenlerle gönderilen askeri mühimmatları hedef alarak, büyük bir direnişe başlarlar. Dönemeçlerde tren raylarını söküp, üç treni devirmeyi başarırlar. Aynı bölgede, sekiz karakolu basarak, içindeki tüm askerleri etkisiz hale getirirler.<br />
Avustralya, bu tuhaf direnişi anlamaya çalışırken, nihayet iki Osmanlı askerinin mektubunu hatırlarlar. O zaman, bölgeye 250 asker gönderilir, ancak bu iki yiğit, beklenenden çok daha fazlasını yapacaktır. Trene pusu kurar, 60 Avustralya askerini öldürürler. Ancak, tüm bu çarpışmalar sonunda, Abdullah ve Mehmet, karlı dağlarda kahramanca şehit düşerler.<br />
Bugün, bu iki yiğidin mezarı Sidney’e 250 km uzaklıkta bulunan "White Rock" dağlarında yatmaktadır. Ve Avustralya, onların kahramanlıklarını asla unutmamış, o bölgeye “Türk Kayalıkları” adını vermiştir. Ruhları şad olsun…<br />
Bu kahramanlık hikayesi, "Türk İşi Dondurma" adlı sinema filmiyle beyaz perdeye taşınmıştır. Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşayan bu iki yiğidin vatanları için verdikleri mücadele, izleyenleri derinden etkileyecek. Onların hikayesini izlemek, tarih ve kahramanlıkla dolu bir yolculuğa çıkmak isteyenler için bu film, izlenmesi gereken bir başyapıt.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/ps3u4iy.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ps3u4iy.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yıl 1912… İngilizler, Hindistan’ı işgal ederken, Osmanlı Devleti sessiz kalmaz ve 350 denizci levent göndererek yardım eli uzatır. Ancak, bu büyük savaşın sonunda 40 Osmanlı askeri, İngilizler tarafından esir alınır. Bir zaman sonra, bir İngiliz gemisi Avustralya’ya vardığında, iki Osmanlı askeri, Abdullah ve Mehmet, bir yolunu bulup kaçmayı başarırlar. Fakat onların gerçek hikayesi, işte bundan sonra başlar…<br />
Abdullah ve Mehmet, Avustralya’ya ayak bastıklarında, kendilerine yeni bir hayat kurmaya başlarlar. Geçimlerini sağlayacak işler bulur, yaşamlarını düzene sokarlar; ama kalpleri hep Anadolu’dadır. Her geçen gün, vatanlarına olan özlemleri büyür. O sıralarda, dünyada büyük bir fırtına kopmaktadır; Balkanlar, Orta Doğu ve Türk yurtları İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Ve bir gün, 1915 yılında, Avustralya hükümeti İngilizlerle birlikte Çanakkale’ye asker göndermeye karar verir.<br />
Abdullah ve Mehmet, bu korkunç haberi duyduğunda, hemen bir araya gelirler. Kağıt ve kalemi alıp, Avustralya hükümetine gönderecekleri tarihi bir mektup yazarlar:<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Sayın Avustralya yetkilileri…</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Biz iki Türk askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, Osmanlı’ya karşı savaş açmışsınız ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bunun üzerine biz de, iki Türk askeri olarak, Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız. Bu bir Osmanlı savaş fermanıdır. Avustralya’ya duyurulur.”</span><br />
Mektup Avustralyalı yetkililere ulaşır, ama onlar küçümsemekle yetinirler. Bu iki cesur Türk’ün yapacakları, sadece yazdıkları bu mektuptan çok daha büyük olacaktır.<br />
Abdullah ve Mehmet, Sidney’e 250 km uzaklıkta, “White Rock” adı verilen bölgede siper alırlar. Zamanı gelince, dondurmacı Abdullah’ın beyaz gömleği ve kasap Mehmet’in kırmızı önlüğünden üç hilalli bir bayrak yaparak, toprağına olan sevgilerini bir kez daha haykırırlar. Trenlerle gönderilen askeri mühimmatları hedef alarak, büyük bir direnişe başlarlar. Dönemeçlerde tren raylarını söküp, üç treni devirmeyi başarırlar. Aynı bölgede, sekiz karakolu basarak, içindeki tüm askerleri etkisiz hale getirirler.<br />
Avustralya, bu tuhaf direnişi anlamaya çalışırken, nihayet iki Osmanlı askerinin mektubunu hatırlarlar. O zaman, bölgeye 250 asker gönderilir, ancak bu iki yiğit, beklenenden çok daha fazlasını yapacaktır. Trene pusu kurar, 60 Avustralya askerini öldürürler. Ancak, tüm bu çarpışmalar sonunda, Abdullah ve Mehmet, karlı dağlarda kahramanca şehit düşerler.<br />
Bugün, bu iki yiğidin mezarı Sidney’e 250 km uzaklıkta bulunan "White Rock" dağlarında yatmaktadır. Ve Avustralya, onların kahramanlıklarını asla unutmamış, o bölgeye “Türk Kayalıkları” adını vermiştir. Ruhları şad olsun…<br />
Bu kahramanlık hikayesi, "Türk İşi Dondurma" adlı sinema filmiyle beyaz perdeye taşınmıştır. Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşayan bu iki yiğidin vatanları için verdikleri mücadele, izleyenleri derinden etkileyecek. Onların hikayesini izlemek, tarih ve kahramanlıkla dolu bir yolculuğa çıkmak isteyenler için bu film, izlenmesi gereken bir başyapıt.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/ps3u4iy.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ps3u4iy.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TÜRK ESİRLERİ YUNANLILARA TESLİM ETMEYEN JAPON YARBAY ÇOMORA]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-turk-esirleri-yunanlilara-teslim-etmeyen-japon-yarbay-comora-839.html</link>
			<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 20:30:48 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-turk-esirleri-yunanlilara-teslim-etmeyen-japon-yarbay-comora-839.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Günümüzde bu kahraman<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Japon Yarbay Çomora</span> (<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Yukichi Tsumura</span>) ‘yı çok az insan tanır. </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Rusya</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">‘nın </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Viladivostok </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">limanından, İstanbul’a getirilen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri taşıyan vapuru, Yunan yetkililer <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli </span>adasında durdurmuş, vapurda ki Türk esirlerin Yunanistan’a teslim edilmelerini istemişti. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkleri </span>Yunanlara Teslim Etmeyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Yarbay Çomora !</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Ruslar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Dünya Savaşı </span>süresince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarıkamış Harekâtında </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galiçya Cephesinde </span>devam eden büyüklü küçüklü muharebelerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Ordusu</span>’ndan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65 bin </span>esir ele geçirmişlerdi. Türk esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazar Denizi</span>’ndeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nargin Adası</span>’ndan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sibirya</span>’daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Krasnoyarsk </span>şehrine kadar oldukça geniş bir coğrafyada dağınık olarak tutulmuşlardı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">JAPONLAR VİLADİVOSTOK’A ASKER</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Savaş sırasında</span></span></span><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtilaf Devletleri </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">yanında yer alan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>, Rusya’daki </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bolşevik Devrimi</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nin yol açtığı karışıklıklardan yararlanarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1918 </span>yılının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nisan </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span>’a asker çıkarmış ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Trans–Sibirya </span>demiryolu hattı boyunca <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Baykal Gölüne </span>kadar olan bölgeye ilerlemişti.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">TÜRK ESİRLERİN KADERİ JAPONYA’NIN ELİNDE</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japonya </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">4-6 Nisan 1920’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span> bölgesini tamamen kontrol altına aldığından bölgede bulunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk esirlerin </span>kontrolü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>’ya geçmişti. Bu sırada <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rusya</span>‘nın iç kesimlerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin bölgeye sevki ise devam etmekteydi.</span></span></span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/vav1ER.jpg" loading="lazy"  width="238" height="350" alt="[Resim: vav1ER.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span></div>
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">OSMANLI DEVLETİ TÜRK ESİRLER İÇİN GİRİŞİMDE BULUNUYOR</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu buhranlı hava içinde uluslararası arenada inisiyatifini kaybetmiş olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Devleti Rusya</span>’da kalan esirleri için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İngiliz Fevkalade Komiserliği</span>’ne başvurmak zorunda kalmıştı.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İngiltere, Osmanlı Devleti</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nin müracaatına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1919 </span>sonlarına doğru cevap verdi ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a yapılacak seferin masrafları <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk hükümeti </span>tarafından karşılanacak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok’</span>ta toplanan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon vapur şirketi Katsuva </span>ile yapılan anlaşma neticesinde tahsis edilecek bir vapurla, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ağustos </span>ya da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eylül </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a ulaştırılacaktı. (<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Paranın havale edilmesi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İngilizler </span>tarafından bir yıl geciktirilmiştir</span>)</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/LvWVa1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: LvWVa1.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">JAPONYA HEYMEYMORO İSİMLİ VAPURU VİLADİVOSTOK LİMANINA GÖNDERDİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/1plQyD.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1plQyD.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Paranın gönderilmesinin hemen ardından <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1921 </span>yılının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubat </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>askeri yetkilileri, Türk esirlerini taşımak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro </span>(<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Parlak Barış</span>) isimli vapuru <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok </span>limanına gönderdiler. Vapura <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1030 kişi </span>binecekti. Bunların 12’si <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin orada evlendikleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">eşleri</span>, geriye kalan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1018</span>’i ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esiriydi. Vapura kaçak olarak binen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tatar </span>gençleri de bulunuyordu.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Esirler, limana kol düzeninde şehrin çeşitli yerlerini selamlayarak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk bayrağı </span>çekilen gemiye büyük bir disiplin içinde bindiler. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok </span>limanında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çinliler, Japonlar, Amerikalılar, Koreliler </span>ve<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Azeri</span>lerden oluşan halk topluluğu esirlerin örnek davranışlarını büyük bir ilgi içinde izlediler. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk–Tatar Müslümanların </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Anavatan’a bizden selam götürün”</span>diye bağrışmaları ve “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selamet! Selamet!”</span> sesleri ile<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Heymeymoro 23 Şubat 1921’</span>de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Viladivostok </span>limanından hareket etti.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">vapurunun kaptanı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span>idi. Vapurda ayrıca bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yüzbaşı </span>ve bir de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">doktor binbaşı </span>bulunuyordu. Yolculuğun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span>’tan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a kadar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45 </span>günde bitirilmesi planlanmıştı.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Vapur, hiçbir limana uğramadan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Süveyş Kanalı </span>üzerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akdeniz</span>’e çıkacak ve doğrudan<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul’</span>a gidecekti. Sadece <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Seylan Adası</span> (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sri Lanka</span>) ’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kolombo </span>limanından su almak için duracaktı. Yiyecek olarak ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50 gr. </span>ekmek ve ölmeyecek kadar pirinç lapası bazen de ince bir dilim <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">balık </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çay </span>verilecekti. Bu şekilde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.000</span> km’den fazla yol gidilecekti.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO MİDİLLİ ADASI ÖNLERİNDE YUNANİSTAN TARAFINDAN DURDURULUYOR</span></span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">vapuru <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli Adası </span>önüne geldikten sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümetini </span>temsilen iki subay ve bir sivil vapura biner. Yunanlılar vapurda bulunan esirlerin tamamının kendilerine teslim edilmesini isterler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japon Yarbay Çomora </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">mert bir askere yakışan bir yanıt verir: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hükümetimden, bu yolcuların hepsini İtilaf Devletleri işgali altında bulunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul’</span>daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk hükümetine </span>teslim etmek emri aldım. Elimde bütün devletlerce kabul edilmiş ve imzalanmış bir de protokol var ve bu sebeple size Türkleri esir veremem.”</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu cevap üzerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan heyeti </span>gider. Birkaç gün sonra ikinci bir heyet vapura gelir, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaptan Çomora</span>’dan aldıkları cevap yine aynıdır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır!”</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bundan sonrası <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay Çomora </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan temsilcileri </span>arasında tam bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sinir harbine </span>dönmüştür. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan heyet </span>gemiye her geldiğinde biraz daha <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sert </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">aksi </span>cevaplar alırken gemiden sinirli ayrılırlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon elçiliği </span>de devreye girer ama sonuç yoktur. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirler ise meraklı ve endişeli şekilde olayları takip ederken<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kısıtlı imkânlara </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ağır gemi şartlarına </span>katlanmak zorundadırlar.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO PİRE LİMANINA ÇEKİLİYOR</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yapılan görüşmeler sonuç vermemiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunanlılar </span>gemiye hareket izni vermemekte, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay </span>da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümetine</span> teslim etmemekte kararlıdır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Nisan 1921</span> tarihinde geminin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli</span>’den <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire </span>limanına çektirilmesi uygun görülmüştür. Böylece Türk esirleri için ikinci esaret dönemi başlamıştır.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu uluslararası skandalı çözmek için de diplomatik faaliyetlere girişilmiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan hükümetine </span>vapurdaki esirlere muharip unsur olarak bakmanın yanlış olduğunu belirten <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14 Nisan 1921</span> tarihli telgrafla uyaran </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’na<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, 17 Nisan 1921</span>’de cevap veren Yunan Başbakanı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gunaris </span>esirlerin<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul</span>’a nakli konusunda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Hükümeti </span>ile müzakerelerin devam ettiğini söyleyerek kaçamak ifadeler kullanmıştı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">YUNAN HEYETİ ISRARLA TÜRK ESİRLERİ İSTİYOR</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Pire </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">limanında da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümeti </span>esirlerin kendilerine iadesini talep ederler. İki küçük rütbeli subaydan oluşan bir heyet, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay Çomora</span>’ya gelir ve esirlerin teslim edilmesini isterler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yarbay Çomora </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">askeri görgü kuralları gereği “ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Benimle konuşacak zatın benim rütbemde bir asker olması lazım</span>” diyerek gemiden kovar. Daha sonra gemiye bir yarbay ve bir binbaşıdan oluşan başka bir heyet gelir, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çomora </span>onlara da: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bu vapur <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>vapuru ben de bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>askeriyim. Hükümetimden aldığım emir gereği <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kızılhaç Örgütü’</span>nün izin ve İtilaf Devletlerinin onayı üzerine bu esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul’</span>a götürüp <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk makamlarına </span>teslim etmekle görevliyim. Aynı zamanda bir asker olduğum için bu görevi yerine getirmeye mecburum. Yok, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan hükümeti </span>derse ki bu esirleri sizden alırız; o takdirde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">önce bizleri sonra da Türkleri alırsınız! </span></span>Yarbay Çomora</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japon </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">gemisi ve mürettebatını esir almanın uluslararası yeni bir krize yol açacağını bilen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümeti </span>böyle bir şeye cesaret edemese de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gayri insani </span>yollara başvurmaktan çekinmez.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yunanlılar</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">, hem <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkleri </span>hem <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonları </span>yıldırmak için gemiye <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">erzak </span>vermezler. Ne var ki ne Türklerde ne de Japonlarda yılgınlıktan eser vardır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Çok ümitliyim Yunanlılar sizleri elimizden kolay kolay alamayacaklardır.</span>” diye ümit tazelemektedir.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Türk esirlerin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay’a </span>güvenleri tamdır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Halil Ataman</span>; “…umudumu kırmıyorum, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar </span>ayak direyecek ve bizleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunanlılara </span>vermeyecekler” diyerek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora</span>’ya güvenlerini belirtmektedir. Bu kuvvetli ruh halinin, her geçen gün biraz daha ağırlaşan gemi şartlarında ne kadar daha süreceği belirsizdi.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Pire</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerin zorla tutulmasının üzerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5 ay</span> geçmişti. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar, Türkiye</span>’ye götürmek üzere aldıkları esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a ulaştırmak için direnç gösterirken, Yunanlılar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro </span>vapurunun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire</span>’den ayrılmasına izin vermiyordu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar </span>bu sıkıntılı sürece ve ağır gemi şartlarına dayanamamış, geminin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ikinci kaptanı </span>da dâhil çoğu hastalanıp Yunan hastanelerine kaldırılmıştı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/r0olQM.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: r0olQM.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">MİLLETLER CEMİYETİ DURUM İNCELEMESİ İÇİN HEYET GÖNDERDİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Türk </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">esirleri, </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Milletler Cemiyetine</span></span></span></span> <span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">başvuruda bulunarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro</span>’yu incelemek üzere bir sağlık heyetinin gemiye gönderilmesini sağlarlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1 Ağustos 1921</span>’de incelemelere başlayan heyet üyeleri, gördükleri manzara karşısında şaşkına döner ve üzüntülerini gizleyemezler.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Muayeneler sonucunda malul sayılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">395 kişi, 6 Ağustos 1921</span>’de, önceden büyük baş hayvan taşımak için kullanılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olympos vapuru</span> ile <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a gönderildiler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">31 Nisan 1921</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’den beri<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Pire’</span>de tutulan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin tarafsız bir ülke arazisine yollanmasına karar verildi. Varılan anlaşmaya göre sevk, iskân ve iaşe masraflarını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Devleti </span>karşılayacak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>kafilesi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk– Yunan Harbi </span>sonuna kadar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtalya</span>’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında</span> misafir edilecekti.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO PİRE LİMANINDAN AYRILARAK ASİNARA ADASINA GİTTİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">ve taşıdığı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">620 Türk </span>esiri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Ekim 1921</span>’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire</span>’den ayrılarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17 Ekim 1921</span> tarihinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sardunya Adası’</span>nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Porto Torrres </span>limanına vardılar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Roma Askeri Ataşesi </span>bizzat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasına </span>gelerek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türklere </span>ne kadar değer verdiğini gösterdi.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">18 Ekim</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> sabahı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adası’</span>na varan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri derme çatma bir iskeleden karaya çıkarlar<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">. Viladivostok’</span>tan beri esir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk</span> gazilerinin kaptanlıklarını yapan, Türkleri Yunanlara Teslim Etmeyen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span>kader arkadaşlarına hüzünlü bir veda konuşması yaptı; <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Arkadaşlar sizi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">siz Türkleri </span>tanımış olmak benim için hayatım boyunca taşıyacağım çok canlı ve daima yaşayan bir şeref ve iftihar vesilesi olacaktır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Siz Türkleri </span>tanımış olma fırsatına nail olduğum için çok bahtiyarım. Sizlerde çok üstün bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seciye </span>(ahlak) ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karakter</span>, aynı zamanda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fazilet </span>gördüm. Bu söylediklerim bilmüşahade (gözlemlerime dayanarak) duygularımın kendisidir. İşte bu görüşüm bana şu gerçekleri söyletiyor: Sizler insanlığın öğüneceği bir üstün insansınız. Bütün iyi ve en iyi vasıflar sizdedir. Sizle büyük şayanı hürmet bir milletin çocukları olduğunuzu fiilen ispat ettiniz. Bu gerçeğin yegâne şahidi benim. Sizlerle geçirdiğim tam sekiz aylık süre, bana çok kıymetli hayati mevzular öğretti. Şimdi burada sizleri müjdelemek değil, olanı ve yarınlarda olacağı söylemek istiyorum: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yaşamak, var olmak </span>sizin ve siz ayardakilerin hakkıdır. En şayanı hürmet, kendine inanılır, güvenilir, en yüksek ahlaka sahip, yaşamaya en çok layık olan bir milletsiziniz. Bugün memleketinizin giriştiği mücadele, zaferle sona erecektir. Çünkü var olmak ve yaşamak isteyen sizsiniz; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk milletidir</span>. Yakından gördüğüm kaypak ve kahpe milletler size dem vuramaz. Parlak yarınlar sizindir. Sizler sevdiğiniz vatanınıza götüremediğim için çok üzgünüm ve müteessirim. Çünkü sizleri bu ıssız, insansız, vahşi ve kötü görünüşlü bir yere indirdik. Umarım, bu yerden de kurtulursunuz. Şimdi en iyi dileklerimle hepinizi selamlarım.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">ASİNARA ADAS’NA YERLEŞEN TÜRK ESİRLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Sibirya</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nın soğuğunda esir kamplarında açlık ve her türlü sefaletin içinde ölüm kalım savaşı veren <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerini <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında </span>da sıcak, susuzluk, hastalık ve kötü yaşam şartları bekliyordu. İtalyanların ağır suçlular için sürgün ve salgın hastalıklar için de karantina merkezi olarak kullandıkları bu adada yetişen sebze, meyve et ve süt ürünleri ülkeye sokulmuyordu.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Denizde köpek balıkları, karada ise zehirli yılanlarla kuşatılan esir gazilerimiz buraya sekiz ay kadar katlanmak zorundaydılar. Ne yazık ki bazıları vatan toprağının kokusunu alacak kadar memlekete yaklaşmalarına rağmen yılan sokması ve hastalık yüzünden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında </span>şahadet şerbetini içmiş, adaya defnedilmiştir.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Nihayet <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Milletler Cemiyet </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Kızılay</span>’ının çalışmalarıyla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19 Haziran 1922 </span>tarihinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümit Vapuru </span>ile <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a doğru seyre çıktılar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25 Haziran 1922</span>’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yedi buçuk yıllık</span> esaret hayatı bitmiş, sırada fazlası ile özgürlüğü anavatanda kucaklamak kalmıştı.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kaynak</span></span></span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">: </span></span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><a href="http://www.dzkk.tsk.tr" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.dzkk.tsk.tr</a></span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Halil Ataman, Esaret Yılları,281-282. Türkleri Yunanlara Teslim Etmeyen Yarbay Çomora</span></span></span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Günümüzde bu kahraman<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Japon Yarbay Çomora</span> (<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Yukichi Tsumura</span>) ‘yı çok az insan tanır. </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Rusya</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">‘nın </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Viladivostok </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">limanından, İstanbul’a getirilen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri taşıyan vapuru, Yunan yetkililer <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli </span>adasında durdurmuş, vapurda ki Türk esirlerin Yunanistan’a teslim edilmelerini istemişti. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkleri </span>Yunanlara Teslim Etmeyen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Yarbay Çomora !</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Ruslar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Dünya Savaşı </span>süresince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarıkamış Harekâtında </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galiçya Cephesinde </span>devam eden büyüklü küçüklü muharebelerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Ordusu</span>’ndan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65 bin </span>esir ele geçirmişlerdi. Türk esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazar Denizi</span>’ndeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nargin Adası</span>’ndan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sibirya</span>’daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Krasnoyarsk </span>şehrine kadar oldukça geniş bir coğrafyada dağınık olarak tutulmuşlardı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">JAPONLAR VİLADİVOSTOK’A ASKER</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Savaş sırasında</span></span></span><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtilaf Devletleri </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">yanında yer alan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>, Rusya’daki </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bolşevik Devrimi</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nin yol açtığı karışıklıklardan yararlanarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1918 </span>yılının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nisan </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span>’a asker çıkarmış ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Trans–Sibirya </span>demiryolu hattı boyunca <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Baykal Gölüne </span>kadar olan bölgeye ilerlemişti.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">TÜRK ESİRLERİN KADERİ JAPONYA’NIN ELİNDE</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japonya </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">4-6 Nisan 1920’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span> bölgesini tamamen kontrol altına aldığından bölgede bulunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk esirlerin </span>kontrolü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>’ya geçmişti. Bu sırada <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rusya</span>‘nın iç kesimlerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin bölgeye sevki ise devam etmekteydi.</span></span></span><br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/vav1ER.jpg" loading="lazy"  width="238" height="350" alt="[Resim: vav1ER.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span></div>
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">OSMANLI DEVLETİ TÜRK ESİRLER İÇİN GİRİŞİMDE BULUNUYOR</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu buhranlı hava içinde uluslararası arenada inisiyatifini kaybetmiş olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Devleti Rusya</span>’da kalan esirleri için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İngiliz Fevkalade Komiserliği</span>’ne başvurmak zorunda kalmıştı.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İngiltere, Osmanlı Devleti</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nin müracaatına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1919 </span>sonlarına doğru cevap verdi ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a yapılacak seferin masrafları <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk hükümeti </span>tarafından karşılanacak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok’</span>ta toplanan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon vapur şirketi Katsuva </span>ile yapılan anlaşma neticesinde tahsis edilecek bir vapurla, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ağustos </span>ya da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eylül </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a ulaştırılacaktı. (<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Paranın havale edilmesi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İngilizler </span>tarafından bir yıl geciktirilmiştir</span>)</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/LvWVa1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: LvWVa1.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">JAPONYA HEYMEYMORO İSİMLİ VAPURU VİLADİVOSTOK LİMANINA GÖNDERDİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/1plQyD.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1plQyD.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Paranın gönderilmesinin hemen ardından <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1921 </span>yılının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubat </span>ayında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>askeri yetkilileri, Türk esirlerini taşımak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro </span>(<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Parlak Barış</span>) isimli vapuru <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok </span>limanına gönderdiler. Vapura <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1030 kişi </span>binecekti. Bunların 12’si <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin orada evlendikleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">eşleri</span>, geriye kalan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1018</span>’i ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esiriydi. Vapura kaçak olarak binen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tatar </span>gençleri de bulunuyordu.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Esirler, limana kol düzeninde şehrin çeşitli yerlerini selamlayarak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk bayrağı </span>çekilen gemiye büyük bir disiplin içinde bindiler. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok </span>limanında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çinliler, Japonlar, Amerikalılar, Koreliler </span>ve<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Azeri</span>lerden oluşan halk topluluğu esirlerin örnek davranışlarını büyük bir ilgi içinde izlediler. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk–Tatar Müslümanların </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Anavatan’a bizden selam götürün”</span>diye bağrışmaları ve “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selamet! Selamet!”</span> sesleri ile<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Heymeymoro 23 Şubat 1921’</span>de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Viladivostok </span>limanından hareket etti.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">vapurunun kaptanı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span>idi. Vapurda ayrıca bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yüzbaşı </span>ve bir de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">doktor binbaşı </span>bulunuyordu. Yolculuğun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Viladivostok</span>’tan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a kadar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45 </span>günde bitirilmesi planlanmıştı.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Vapur, hiçbir limana uğramadan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Süveyş Kanalı </span>üzerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akdeniz</span>’e çıkacak ve doğrudan<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul’</span>a gidecekti. Sadece <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Seylan Adası</span> (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sri Lanka</span>) ’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kolombo </span>limanından su almak için duracaktı. Yiyecek olarak ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50 gr. </span>ekmek ve ölmeyecek kadar pirinç lapası bazen de ince bir dilim <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">balık </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çay </span>verilecekti. Bu şekilde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.000</span> km’den fazla yol gidilecekti.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: x-small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO MİDİLLİ ADASI ÖNLERİNDE YUNANİSTAN TARAFINDAN DURDURULUYOR</span></span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">vapuru <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli Adası </span>önüne geldikten sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümetini </span>temsilen iki subay ve bir sivil vapura biner. Yunanlılar vapurda bulunan esirlerin tamamının kendilerine teslim edilmesini isterler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japon Yarbay Çomora </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">mert bir askere yakışan bir yanıt verir: “<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Hükümetimden, bu yolcuların hepsini İtilaf Devletleri işgali altında bulunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul’</span>daki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk hükümetine </span>teslim etmek emri aldım. Elimde bütün devletlerce kabul edilmiş ve imzalanmış bir de protokol var ve bu sebeple size Türkleri esir veremem.”</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu cevap üzerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan heyeti </span>gider. Birkaç gün sonra ikinci bir heyet vapura gelir, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaptan Çomora</span>’dan aldıkları cevap yine aynıdır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hayır!”</span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bundan sonrası <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay Çomora </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan temsilcileri </span>arasında tam bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sinir harbine </span>dönmüştür. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan heyet </span>gemiye her geldiğinde biraz daha <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sert </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">aksi </span>cevaplar alırken gemiden sinirli ayrılırlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon elçiliği </span>de devreye girer ama sonuç yoktur. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirler ise meraklı ve endişeli şekilde olayları takip ederken<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kısıtlı imkânlara </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ağır gemi şartlarına </span>katlanmak zorundadırlar.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO PİRE LİMANINA ÇEKİLİYOR</span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yapılan görüşmeler sonuç vermemiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunanlılar </span>gemiye hareket izni vermemekte, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay </span>da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümetine</span> teslim etmemekte kararlıdır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Nisan 1921</span> tarihinde geminin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Midilli</span>’den <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire </span>limanına çektirilmesi uygun görülmüştür. Böylece Türk esirleri için ikinci esaret dönemi başlamıştır.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu uluslararası skandalı çözmek için de diplomatik faaliyetlere girişilmiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan hükümetine </span>vapurdaki esirlere muharip unsur olarak bakmanın yanlış olduğunu belirten <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14 Nisan 1921</span> tarihli telgrafla uyaran </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’na<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, 17 Nisan 1921</span>’de cevap veren Yunan Başbakanı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gunaris </span>esirlerin<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İstanbul</span>’a nakli konusunda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Hükümeti </span>ile müzakerelerin devam ettiğini söyleyerek kaçamak ifadeler kullanmıştı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">YUNAN HEYETİ ISRARLA TÜRK ESİRLERİ İSTİYOR</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Pire </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">limanında da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümeti </span>esirlerin kendilerine iadesini talep ederler. İki küçük rütbeli subaydan oluşan bir heyet, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay Çomora</span>’ya gelir ve esirlerin teslim edilmesini isterler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yarbay Çomora </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">askeri görgü kuralları gereği “ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Benimle konuşacak zatın benim rütbemde bir asker olması lazım</span>” diyerek gemiden kovar. Daha sonra gemiye bir yarbay ve bir binbaşıdan oluşan başka bir heyet gelir, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çomora </span>onlara da: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Bu vapur <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>vapuru ben de bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon </span>askeriyim. Hükümetimden aldığım emir gereği <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kızılhaç Örgütü’</span>nün izin ve İtilaf Devletlerinin onayı üzerine bu esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul’</span>a götürüp <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk makamlarına </span>teslim etmekle görevliyim. Aynı zamanda bir asker olduğum için bu görevi yerine getirmeye mecburum. Yok, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan hükümeti </span>derse ki bu esirleri sizden alırız; o takdirde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">önce bizleri sonra da Türkleri alırsınız! </span></span>Yarbay Çomora</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Japon </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">gemisi ve mürettebatını esir almanın uluslararası yeni bir krize yol açacağını bilen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunan Hükümeti </span>böyle bir şeye cesaret edemese de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gayri insani </span>yollara başvurmaktan çekinmez.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yunanlılar</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">, hem <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkleri </span>hem <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonları </span>yıldırmak için gemiye <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">erzak </span>vermezler. Ne var ki ne Türklerde ne de Japonlarda yılgınlıktan eser vardır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">“Çok ümitliyim Yunanlılar sizleri elimizden kolay kolay alamayacaklardır.</span>” diye ümit tazelemektedir.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Türk esirlerin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japon Yarbay’a </span>güvenleri tamdır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Halil Ataman</span>; “…umudumu kırmıyorum, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar </span>ayak direyecek ve bizleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yunanlılara </span>vermeyecekler” diyerek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora</span>’ya güvenlerini belirtmektedir. Bu kuvvetli ruh halinin, her geçen gün biraz daha ağırlaşan gemi şartlarında ne kadar daha süreceği belirsizdi.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Pire</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerin zorla tutulmasının üzerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5 ay</span> geçmişti. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar, Türkiye</span>’ye götürmek üzere aldıkları esirleri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a ulaştırmak için direnç gösterirken, Yunanlılar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro </span>vapurunun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire</span>’den ayrılmasına izin vermiyordu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonlar </span>bu sıkıntılı sürece ve ağır gemi şartlarına dayanamamış, geminin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ikinci kaptanı </span>da dâhil çoğu hastalanıp Yunan hastanelerine kaldırılmıştı.</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><img src="https://i.hizliresim.com/r0olQM.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: r0olQM.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">MİLLETLER CEMİYETİ DURUM İNCELEMESİ İÇİN HEYET GÖNDERDİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Türk </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">esirleri, </span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Milletler Cemiyetine</span></span></span></span> <span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">başvuruda bulunarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Heymeymoro</span>’yu incelemek üzere bir sağlık heyetinin gemiye gönderilmesini sağlarlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1 Ağustos 1921</span>’de incelemelere başlayan heyet üyeleri, gördükleri manzara karşısında şaşkına döner ve üzüntülerini gizleyemezler.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Muayeneler sonucunda malul sayılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">395 kişi, 6 Ağustos 1921</span>’de, önceden büyük baş hayvan taşımak için kullanılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olympos vapuru</span> ile <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a gönderildiler.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">31 Nisan 1921</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’den beri<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Pire’</span>de tutulan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerinin tarafsız bir ülke arazisine yollanmasına karar verildi. Varılan anlaşmaya göre sevk, iskân ve iaşe masraflarını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı Devleti </span>karşılayacak, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>kafilesi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk– Yunan Harbi </span>sonuna kadar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İtalya</span>’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında</span> misafir edilecekti.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">HEYMEYMORO PİRE LİMANINDAN AYRILARAK ASİNARA ADASINA GİTTİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Heymeymoro </span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">ve taşıdığı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">620 Türk </span>esiri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Ekim 1921</span>’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pire</span>’den ayrılarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17 Ekim 1921</span> tarihinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sardunya Adası’</span>nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Porto Torrres </span>limanına vardılar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Japonya</span>’nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Roma Askeri Ataşesi </span>bizzat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasına </span>gelerek <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türklere </span>ne kadar değer verdiğini gösterdi.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">18 Ekim</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> sabahı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adası’</span>na varan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirleri derme çatma bir iskeleden karaya çıkarlar<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">. Viladivostok’</span>tan beri esir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk</span> gazilerinin kaptanlıklarını yapan, Türkleri Yunanlara Teslim Etmeyen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yarbay Çomora </span>kader arkadaşlarına hüzünlü bir veda konuşması yaptı; <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Arkadaşlar sizi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">siz Türkleri </span>tanımış olmak benim için hayatım boyunca taşıyacağım çok canlı ve daima yaşayan bir şeref ve iftihar vesilesi olacaktır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Siz Türkleri </span>tanımış olma fırsatına nail olduğum için çok bahtiyarım. Sizlerde çok üstün bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seciye </span>(ahlak) ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karakter</span>, aynı zamanda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">fazilet </span>gördüm. Bu söylediklerim bilmüşahade (gözlemlerime dayanarak) duygularımın kendisidir. İşte bu görüşüm bana şu gerçekleri söyletiyor: Sizler insanlığın öğüneceği bir üstün insansınız. Bütün iyi ve en iyi vasıflar sizdedir. Sizle büyük şayanı hürmet bir milletin çocukları olduğunuzu fiilen ispat ettiniz. Bu gerçeğin yegâne şahidi benim. Sizlerle geçirdiğim tam sekiz aylık süre, bana çok kıymetli hayati mevzular öğretti. Şimdi burada sizleri müjdelemek değil, olanı ve yarınlarda olacağı söylemek istiyorum: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yaşamak, var olmak </span>sizin ve siz ayardakilerin hakkıdır. En şayanı hürmet, kendine inanılır, güvenilir, en yüksek ahlaka sahip, yaşamaya en çok layık olan bir milletsiziniz. Bugün memleketinizin giriştiği mücadele, zaferle sona erecektir. Çünkü var olmak ve yaşamak isteyen sizsiniz; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk milletidir</span>. Yakından gördüğüm kaypak ve kahpe milletler size dem vuramaz. Parlak yarınlar sizindir. Sizler sevdiğiniz vatanınıza götüremediğim için çok üzgünüm ve müteessirim. Çünkü sizleri bu ıssız, insansız, vahşi ve kötü görünüşlü bir yere indirdik. Umarım, bu yerden de kurtulursunuz. Şimdi en iyi dileklerimle hepinizi selamlarım.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">ASİNARA ADAS’NA YERLEŞEN TÜRK ESİRLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Sibirya</span></span></span></span><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">’nın soğuğunda esir kamplarında açlık ve her türlü sefaletin içinde ölüm kalım savaşı veren <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk </span>esirlerini <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında </span>da sıcak, susuzluk, hastalık ve kötü yaşam şartları bekliyordu. İtalyanların ağır suçlular için sürgün ve salgın hastalıklar için de karantina merkezi olarak kullandıkları bu adada yetişen sebze, meyve et ve süt ürünleri ülkeye sokulmuyordu.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Denizde köpek balıkları, karada ise zehirli yılanlarla kuşatılan esir gazilerimiz buraya sekiz ay kadar katlanmak zorundaydılar. Ne yazık ki bazıları vatan toprağının kokusunu alacak kadar memlekete yaklaşmalarına rağmen yılan sokması ve hastalık yüzünden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Asinara Adasında </span>şahadet şerbetini içmiş, adaya defnedilmiştir.</span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Nihayet <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Milletler Cemiyet </span>ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Kızılay</span>’ının çalışmalarıyla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19 Haziran 1922 </span>tarihinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümit Vapuru </span>ile <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstanbul</span>’a doğru seyre çıktılar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25 Haziran 1922</span>’de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yedi buçuk yıllık</span> esaret hayatı bitmiş, sırada fazlası ile özgürlüğü anavatanda kucaklamak kalmıştı.</span></span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kaynak</span></span></span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">: </span></span></span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #385898;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><a href="http://www.dzkk.tsk.tr" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.dzkk.tsk.tr</a></span></span></span></span><br />
<span style="color: #1d2129;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Halil Ataman, Esaret Yılları,281-282. Türkleri Yunanlara Teslim Etmeyen Yarbay Çomora</span></span></span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyit Onbaşının (Kocaseyit) Hayat Öyküsü]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-seyit-onbasinin-kocaseyit-hayat-oykusu-838.html</link>
			<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 06:59:33 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-seyit-onbasinin-kocaseyit-hayat-oykusu-838.html</guid>
			<description><![CDATA[Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.<br />
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.<br />
<br />
Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.<br />
<br />
“-Sen kimsin?<br />
<br />
-Ben Seyidim.<br />
<br />
-Biz seni öldü biliyoruz.<br />
<br />
-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?<br />
<br />
-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”<br />
<br />
Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”<br />
<br />
Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.<br />
<br />
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.<br />
<br />
***<br />
<br />
Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.<br />
<br />
Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.<br />
<br />
1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.<br />
<br />
Mavi gözlü ve ufak tefektir.<br />
<br />
Gariban Anadolu köylüsü.<br />
<br />
Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.<br />
<br />
1909’da askere gider.<br />
<br />
1912’de Balkan Savaşı’na katılır.<br />
<br />
1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.<br />
<br />
18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir.<br />
<br />
(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk'tur.<br />
<br />
Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.<br />
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.<br />
<br />
Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.<br />
<br />
O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.<br />
<br />
Seyit Ali, 1909'da gittiği askerden, 1918'de onbaşı olarak döner.<br />
<br />
1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.<br />
<br />
1918’de terhis olur.<br />
<br />
BİR TEK ATATÜRK HATIRLAR<br />
<br />
Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran'a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”<br />
<br />
Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.<br />
<br />
Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.<br />
<br />
Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam" demiş, "biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”<br />
<br />
Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.<br />
<br />
Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.<br />
<br />
Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.<br />
<br />
Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.<br />
<br />
Seyit Ali Çabuk, 1939'da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.<br />
<br />
Köyündeki mezara gömülür.<br />
<br />
Kocaseyit'in köyü, hala yoksul...<br />
<br />
Yüze yakın torununun yaşadığı Kocaseyit Köyü (köyün adı sonradan Çamlık, 1990’da da Kocaseyit olmuştur), büyük oranda elektriksiz ve susuz.<br />
<br />
Aynı dedeleri Kocaseyit gibi.<br />
<br />
Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.<br />
<br />
(Alıntı)<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/4jON4L.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 4jON4L.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.<br />
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.<br />
<br />
Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.<br />
<br />
“-Sen kimsin?<br />
<br />
-Ben Seyidim.<br />
<br />
-Biz seni öldü biliyoruz.<br />
<br />
-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?<br />
<br />
-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”<br />
<br />
Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”<br />
<br />
Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.<br />
<br />
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.<br />
<br />
***<br />
<br />
Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.<br />
<br />
Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.<br />
<br />
1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.<br />
<br />
Mavi gözlü ve ufak tefektir.<br />
<br />
Gariban Anadolu köylüsü.<br />
<br />
Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.<br />
<br />
1909’da askere gider.<br />
<br />
1912’de Balkan Savaşı’na katılır.<br />
<br />
1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.<br />
<br />
18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir.<br />
<br />
(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk'tur.<br />
<br />
Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.<br />
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.<br />
<br />
Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.<br />
<br />
O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.<br />
<br />
Seyit Ali, 1909'da gittiği askerden, 1918'de onbaşı olarak döner.<br />
<br />
1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.<br />
<br />
1918’de terhis olur.<br />
<br />
BİR TEK ATATÜRK HATIRLAR<br />
<br />
Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran'a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”<br />
<br />
Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.<br />
<br />
Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.<br />
<br />
Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam" demiş, "biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”<br />
<br />
Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.<br />
<br />
Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.<br />
<br />
Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.<br />
<br />
Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.<br />
<br />
Seyit Ali Çabuk, 1939'da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.<br />
<br />
Köyündeki mezara gömülür.<br />
<br />
Kocaseyit'in köyü, hala yoksul...<br />
<br />
Yüze yakın torununun yaşadığı Kocaseyit Köyü (köyün adı sonradan Çamlık, 1990’da da Kocaseyit olmuştur), büyük oranda elektriksiz ve susuz.<br />
<br />
Aynı dedeleri Kocaseyit gibi.<br />
<br />
Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.<br />
<br />
(Alıntı)<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/4jON4L.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 4jON4L.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı ordusunda bir Venezuellalı; Nogales Bey]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-ordusunda-bir-venezuellali-nogales-bey-837.html</link>
			<pubDate>Sun, 03 Feb 2019 21:10:05 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-ordusunda-bir-venezuellali-nogales-bey-837.html</guid>
			<description><![CDATA[I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda askeri uzman olarak görev yapmış, ihtilâlci bir ruh taşıyan asker, maceraperest ve seyyah Rafael de Nogales Mendez, 14 Ekim 1877'de Venezuella'nın San Cristobal şehrinde doğmuştur. Babası Pedro Felipe Indxauspe Cordero, annesi Maria Josefa Mendez Brito’dur.<br />
<br />
İlk gençlik yıllarından itibaren savaş sanatı üzerine özel dersler almış ve ailesi tarafından eğitim görmesi için Almanya'ya gönderilmiştir. Çocukluğu Almanya'da geçmiş ve eğitiminin büyük kısmını orada tamamlamıştır. Bir süre sonra Barcelona ve Louvain üniversitelerinde, felsefe, edebiyat ve fen bilimleri okumuş, askeri eğitimini ise Belçika Kraliyet Harp Okulu'nda yapmıştır. On yedi yaşında, asteğmen rütbesiyle İspanyol ordusuna girmiş, 1898’de Amerika Birleşik Devletleri kuvvetlerine karşı savaşmıştır. Meksika Devrimi'ne katılmış; Nikaragua'da Sandinistlerin yanında, Venezüella'da diktatörlüğün karşısında yer almıştır.<br />
<br />
1898 savaşı sonrasında bir süre Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan ve geçimini hayvancılık yaparak sağlayan Nogales, kumar masasında çıkan tartışma esnasında, bir cinayete karışması sonrasında bu ülkeden ayrılmıştır. 1903 yılında Çin'e gitmiş, Macao, Hong-Kong, Kore'de ve Port Arthur'da İngiliz casusları hesabına çalışarak Japonya yararına istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur.<br />
<br />
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıktığında, öncelikle Belçika ve Fransa'ya hizmet etmek istemişse de, iki ülke yetkililerinin, Nogales'in milliyetini değiştirmesini ya da yabancı lejyonunda görev yapmasını şart koşmaları üzerine, bu ülkeler nezdindeki teşebbüsleri bir netice vermemiştir. Aynı dönemde Bulgaristan'da Alman Ataşemiliteri olarak görev yapan, Binbaşı Von Der Goltz ile Türk Ortaelçisi Fethi Bey'le (Okyar) tanışan bu maceraperest subay, onların tavsiyeleri üzerine Osmanlı İmparatorluğuna gönderilen Alman askeri uzmanlarıyla birlikte 1915 yılının Ocak ayında İstanbul'a gelmiştir.<br />
<br />
Nogales, üç hafta kadar başkentte kalmış aynı yılın Şubat ayı başında III. Ordu emrine atanmış ve 12 Şubat 1915 günü Haydarpaşa garından hareketle verdiği şeref sözü altında savaşmak üzere Doğu cephesine doğru yola çıkmıştır. Rafael de Nogales Mendez, geldiği tarihten 1919 yılına kadar, Osmanlı Ordusu’nda önce Yüzbaşı, daha sonra Binbaşı olarak görev yapmıştır.<br />
<br />
Nogales, 1915 yılında atandığı Doğu cephesindeki vazifesi sonrasında, 1917 yılında Güney cephesi 3. Süvari Tümeni emrine verilmiştir. Osmanlı ülkesinde bulunduğu zaman zarfında Türkçe de öğrenmiş, imparatorluğun son dönemlerine tanık olmuş ve katıldığı muharebelerde özveriyle savaşmıştır. Bir Osmanlı gibi davranmış ve duygularını: "Hilal Altında Dört Yıl" adlı kitabında: "Bu çöl çocukları arasında, anlımın üzerinde bir hilalle oturuyordum. Yaşamın ilginç tesadüfleri sonucunda Mısır Sina’sında Osmanlıların son sancaktarı ve halifenin temsilcisi olmuştum” şeklinde ifade etmiştir. Kendi komutasındaki birlikler Sina bölgesini terk ederken, topraklarını kaybeden bir vatan evladı gibi üzülmüş ve o günü ise: "Bu emir karşısında itaat etmekten başka çare kalmıyordu, sınırı yüreğim burkularak geçtim.” şeklinde anlatan Rafael de Nogales Mendez, 1919 yılında Osmanlı Ordusundan istifa ederek memleketine geri dönmüş, hayatının diğer dönemlerinde Nikaragua, Panama, Amerika Birleşik Devlerleri gibi, dünyanın değişik köşelerinde değişik serüvenler yaşamıştır. 1937 yılının 10 Temmuz günü altmış yaşında Panama’da hayata gözlerini yummuştur. Naaşı daha sonra ülkesi Venezuella'ya nakledilmiş ve burada defnedilmiştir.<br />
<br />
İlginç kişiliğine, farklı dillerde yayımlanmış birçok kitabına rağmen yakın vakte kadar unutulmuş, hiç değilse ihmal edilmiş bu ismin en çok göze çarpan özelliği, 1. Dünya Savaşı'nda “Nogales Bey” adı altında Osmanlı Ordusu'nda savaşmış olmasıdır.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/V992GV.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: V992GV.jpg]" class="mycode_img" /></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/lqqB8k.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: lqqB8k.jpg]" class="mycode_img" /></div>
Kaynaklar:<br />
<br />
Dr. Mehmet Necati Kutlu, “Yeni Bilgiler Işığında Rafael de Nogales Mendez” Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 2004.<br />
<br />
Kaymakam Hakkı, Rafael de Nögalis, Hilâl Altında Dört Sene ve Buna Ait Bir Cevap, İstanbul, 1931.<br />
<br />
Özgür Gökmen, “Unutulmuş Bir Risaleyi Hatırlamak” Toplumsal Tarih Dergisi, s.143, 2005.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda askeri uzman olarak görev yapmış, ihtilâlci bir ruh taşıyan asker, maceraperest ve seyyah Rafael de Nogales Mendez, 14 Ekim 1877'de Venezuella'nın San Cristobal şehrinde doğmuştur. Babası Pedro Felipe Indxauspe Cordero, annesi Maria Josefa Mendez Brito’dur.<br />
<br />
İlk gençlik yıllarından itibaren savaş sanatı üzerine özel dersler almış ve ailesi tarafından eğitim görmesi için Almanya'ya gönderilmiştir. Çocukluğu Almanya'da geçmiş ve eğitiminin büyük kısmını orada tamamlamıştır. Bir süre sonra Barcelona ve Louvain üniversitelerinde, felsefe, edebiyat ve fen bilimleri okumuş, askeri eğitimini ise Belçika Kraliyet Harp Okulu'nda yapmıştır. On yedi yaşında, asteğmen rütbesiyle İspanyol ordusuna girmiş, 1898’de Amerika Birleşik Devletleri kuvvetlerine karşı savaşmıştır. Meksika Devrimi'ne katılmış; Nikaragua'da Sandinistlerin yanında, Venezüella'da diktatörlüğün karşısında yer almıştır.<br />
<br />
1898 savaşı sonrasında bir süre Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan ve geçimini hayvancılık yaparak sağlayan Nogales, kumar masasında çıkan tartışma esnasında, bir cinayete karışması sonrasında bu ülkeden ayrılmıştır. 1903 yılında Çin'e gitmiş, Macao, Hong-Kong, Kore'de ve Port Arthur'da İngiliz casusları hesabına çalışarak Japonya yararına istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur.<br />
<br />
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıktığında, öncelikle Belçika ve Fransa'ya hizmet etmek istemişse de, iki ülke yetkililerinin, Nogales'in milliyetini değiştirmesini ya da yabancı lejyonunda görev yapmasını şart koşmaları üzerine, bu ülkeler nezdindeki teşebbüsleri bir netice vermemiştir. Aynı dönemde Bulgaristan'da Alman Ataşemiliteri olarak görev yapan, Binbaşı Von Der Goltz ile Türk Ortaelçisi Fethi Bey'le (Okyar) tanışan bu maceraperest subay, onların tavsiyeleri üzerine Osmanlı İmparatorluğuna gönderilen Alman askeri uzmanlarıyla birlikte 1915 yılının Ocak ayında İstanbul'a gelmiştir.<br />
<br />
Nogales, üç hafta kadar başkentte kalmış aynı yılın Şubat ayı başında III. Ordu emrine atanmış ve 12 Şubat 1915 günü Haydarpaşa garından hareketle verdiği şeref sözü altında savaşmak üzere Doğu cephesine doğru yola çıkmıştır. Rafael de Nogales Mendez, geldiği tarihten 1919 yılına kadar, Osmanlı Ordusu’nda önce Yüzbaşı, daha sonra Binbaşı olarak görev yapmıştır.<br />
<br />
Nogales, 1915 yılında atandığı Doğu cephesindeki vazifesi sonrasında, 1917 yılında Güney cephesi 3. Süvari Tümeni emrine verilmiştir. Osmanlı ülkesinde bulunduğu zaman zarfında Türkçe de öğrenmiş, imparatorluğun son dönemlerine tanık olmuş ve katıldığı muharebelerde özveriyle savaşmıştır. Bir Osmanlı gibi davranmış ve duygularını: "Hilal Altında Dört Yıl" adlı kitabında: "Bu çöl çocukları arasında, anlımın üzerinde bir hilalle oturuyordum. Yaşamın ilginç tesadüfleri sonucunda Mısır Sina’sında Osmanlıların son sancaktarı ve halifenin temsilcisi olmuştum” şeklinde ifade etmiştir. Kendi komutasındaki birlikler Sina bölgesini terk ederken, topraklarını kaybeden bir vatan evladı gibi üzülmüş ve o günü ise: "Bu emir karşısında itaat etmekten başka çare kalmıyordu, sınırı yüreğim burkularak geçtim.” şeklinde anlatan Rafael de Nogales Mendez, 1919 yılında Osmanlı Ordusundan istifa ederek memleketine geri dönmüş, hayatının diğer dönemlerinde Nikaragua, Panama, Amerika Birleşik Devlerleri gibi, dünyanın değişik köşelerinde değişik serüvenler yaşamıştır. 1937 yılının 10 Temmuz günü altmış yaşında Panama’da hayata gözlerini yummuştur. Naaşı daha sonra ülkesi Venezuella'ya nakledilmiş ve burada defnedilmiştir.<br />
<br />
İlginç kişiliğine, farklı dillerde yayımlanmış birçok kitabına rağmen yakın vakte kadar unutulmuş, hiç değilse ihmal edilmiş bu ismin en çok göze çarpan özelliği, 1. Dünya Savaşı'nda “Nogales Bey” adı altında Osmanlı Ordusu'nda savaşmış olmasıdır.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/V992GV.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: V992GV.jpg]" class="mycode_img" /></div>
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/lqqB8k.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: lqqB8k.jpg]" class="mycode_img" /></div>
Kaynaklar:<br />
<br />
Dr. Mehmet Necati Kutlu, “Yeni Bilgiler Işığında Rafael de Nogales Mendez” Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 2004.<br />
<br />
Kaymakam Hakkı, Rafael de Nögalis, Hilâl Altında Dört Sene ve Buna Ait Bir Cevap, İstanbul, 1931.<br />
<br />
Özgür Gökmen, “Unutulmuş Bir Risaleyi Hatırlamak” Toplumsal Tarih Dergisi, s.143, 2005.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nuri Killigil: Bir Türk Silah Fabrikatörünün Pek Bilinmeyen Hikayesi]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-nuri-killigil-bir-turk-silah-fabrikatorunun-pek-bilinmeyen-hikayesi-835.html</link>
			<pubDate>Tue, 07 Aug 2018 14:16:52 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=11">gakko</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-nuri-killigil-bir-turk-silah-fabrikatorunun-pek-bilinmeyen-hikayesi-835.html</guid>
			<description><![CDATA[2 Mart 1949 tarihinde İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. <br />
<br />
İki gün boyunca devam eden bu şiddetli patlamalarda, Sütlüce sahilindeki bir bina neredeyse tamamen havaya uçar. Havaya uçan bu bina, bir silah fabrikasıydı. Sahibi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarının en güçlü adamı, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın öz kardeşi, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Bakü Fatihi Nuri Killigil Paşadır...<br />
<br />
TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi vererek, "bu fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun" açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede zamanın Başbakan kürsüye gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa artık, kayıtlara devlet sırrı olarak girer!<br />
<br />
Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el, ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. Resimde gördüğünüz minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır.<br />
<br />
Fabrika? Bir daha açılmamak üzere yanmış, kül olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bir gün yolunuz düşerse silahı orada görebilirsiniz. <br />
<br />
Nuri Demirağ'ın öncülük ettiği uçak sanayinin ardından savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür artık. Yıl 1949. Henüz Menderes iktidara gelmemiştir. Bu müteşebbis iki Nuri; Killigil ve Demirağ resmi tarihçe, millete unutturuldu. Yerine kim mi kondu? Nuri Alço vbleri...<br />
<br />
Peki bu Nuri Killigil Paşa Kimdir?<br />
<br />
Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Nuri Killigil Paşa… <br />
Gözü kara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. 1911-1912 yıllarında Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi ve “Bakü Fatihi” olarak tanınmaya başladı. Fakat henüz bir buçuk ay sonra 0smanlı İmparatorluğu’nun Mondros Anlaşması’nı imzalayıp yenilgiyi kabul etmesi üzerine birliklerini Azerbaycan’dan çekmek zorunda kaldı. <br />
<br />
Ateşkes ile birlikte İngilizlerin baskısıyla bütün komutanlar İstanbul’a çağrıldı. Payitahta gelir gelmez polisler tarafından tutuklandı ve Batum’a gönderilerek hapsedildi. 1919 yılında halkın da yardımıyla hapisten kaçtı. Erzurum’a giderek milli mücadeleye katıldı. Erzurum ve Kars’ta silah ve cephanelerin bakımı için bir atölye kurdu. Fakat bu sırada Mustafa Kemal'e darbe yapacak dedikoduları çıktı, bölgeden uzaklaştırılırdı ve Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Killigil, Almanya’da yaşadığı süre zarfında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile beraber çalışarak, özellikle ordunun hafif silah ve mühimmat tedariki yönünde çalışmalar yaptı. Yurda döndüğünde devlet kurulmuş ve emekliye sevk edilmişti. <br />
<br />
1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık görüldü.<br />
<br />
Nuri Paşa Artık asker değildir ve yeni bir iş yapması gerekiyordu. Siyasete girmedi, ticarete atılmayı düşündü. Gençliğinden beri silah üretmek en büyük hayaliydi. Teknik bilgisi olmamasına rağmen, içinde hep bir şeyler icat etme arzusu vardı.<br />
<br />
1933’te Zeytinburnu’nda döküm, seramik, soba yapmak üzere bir tesis kurdu. Resmi olarak bu tip madeni eşyalar üretiliyor olarak görünse de asıl üretimi, Millî Savunma Bakanlığı’nın verdiği izinle yapılan tabanca, tüfek, gaz maskesi ve hatta havan topu mermisi gibi askeri malzemeler üzerine idi. İlk büyük işi; Atatürk’ün kararnamesiyle 1934’te, Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapaların üretimi oldu. Daha sonra dağ topları için 24 bin tapa ve Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.<br />
<br />
Daha sonra fabrikasını iyice genişletti ve Sütlüce’de ikinci fabrikasını açtı. Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketi olan bu fabrika, ülkenin silah endüstrisindeki mihenk taşı oldu. 400 tezgah ve 500 işçi çalışıyor, tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiliyor, bu mühimmatlar da Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete satılıyordu.<br />
<br />
Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında, çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösteriliyordu. (Silah bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmekte, yolunuz düşerse orada görebilirsiniz.)<br />
<br />
Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor olan Nuri Paşa’nın; askerlik hayatında silahları yalnızca kullanmakla kalmadığını, üzerinde kafa yorarak sürekli gelişme ve yenilik arayışında olduğunu, kısa süre içerisinde ortaya koyduğu başarılı eserlerden anlayabiliyoruz. <br />
<br />
Killigil Tabancası’na baktığımızda; silahın kabza kapağındaki incelik, şarjör tünelinin altındaki detay, üst kapağın zarafeti hemen dikkatimizi çekiyor ve bu harika tasarım, onun ne kadar titiz, işini iyi yapan bir silah tasarımcısı olduğunu bize gösteriyor.<br />
Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam ediyordu.<br />
<br />
1949 yılına gelindiğinde… O günlerde yeni kurulmuş olan İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin havan topu siparişi geldi. Siparişleri yetiştirmek için fabrikada gece gündüz çalışılıyordu. Bu sırada BM Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır’a silah ambargosu koydu. Fakat, Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti. Bu sevkiyat İsrail’in ve İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan hükümetin, o dönemki menfaatlerine hiç uygun değildi.<br />
<br />
1949 yılının 2 Mart'ında Sütlüce’deki fabrikada fail-i meçhul (olmayan) patlamalar meydana geldi. Nuri Killigil Paşa, mühendis ve işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi. Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçılmıştı. Kaç kişinin can verdiği tespit edilemedi ve 27 kişi gibi temsili bir sayı kayda geçildi. Günlerce aranmasına rağmen Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş bir tabut defnedildi. <br />
<br />
20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine çıkınca bulundu. Ailesi tekrardan cenaze töreni yaparak, cenaze namazının kılınmasını istedi. Fakat hükümetinin baskılarından korkan dönemin müftüsü tarafından “sadece bir ceset parçası için cenaze namazı kılınmaz” diye fetva verildi. <br />
<br />
Halk arasındaki iddialara göre; 1949 yılının hükümeti, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil’in cenazesine de tavır almıştı. 24 Mart 1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği’ne hak etmediği şekilde defnedildi.<br />
<br />
Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir cenaze namazı bile çok görülmüştü.<br />
<br />
Yıllarca Edirnekapı’daki mezarına da gereken değer gösterilmedi, yeri bile unut(tur)uldu. Ancak 2016 yılında, yazar Atilla Onat tarafından mezar tespit edildi, İstanbul Büyük Şehir Belediyesince onarıldı. Ve vefatından tam 67 yıl sonra cenaze namazı arkadaşlarıyla birlikte yattığı şehitlikte, bir avuç bilen ve sevenleri tarafından kılındı.<br />
<br />
Ülkemiz’de son derece vahim geçen bu yıllarda, "uçak sanayinin" ardından "savunma sanayimiz" de toprağa gömülmüş oldu. <br />
<br />
Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası üretimine devam etseydi bugün savunma sanayimiz hangi seviyelerdeydi? Nuri Demirağ uçak sanayinde destek görse veya önü kesilmeseydi ekonomimiz şu anda ne durumda olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.<br />
<br />
Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp, değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu gibi, bir mühendislik dehası da olan bu büyük değerimizin ruhu şad, mekânı cennet olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.<br />
<br />
Yazıyı, Nuri Paşa önderliğindeki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarması şerefine yazılmış, Nuri Paşa Zafer Marşı’nın bir bölümüyle sonlandırıyorum;<br />
<br />
"Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan gelir.<br />
<br />
Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.<br />
<br />
Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.<br />
<br />
İslam'ın şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”<br />
<br />
Kafkasya/ Dağıstan'dan 1867 lerde sürgün gelen atalarım Kafkasya'yı kurtaran bu kahraman Paşa'nın adını büyük dedeme verirler ve ben de "NURİ" ismini dedemden miras olarak alırım. Geleneği ve direnişi yaşatma adına "ŞAMİL" adını bende ilk oğluma verdim. <br />
<br />
Diğer adaşım, milli uçak sanayinin kahramanlarından Nuri Demirağ'ın başına gelenleri de artık siz okuyun. <br />
<br />
Sonuç olarak;<br />
<br />
Aşağıdaki resme iyi bakınız. Resimde gördüğünüz tabutta koca imparatorluğun koca paşasının parçalanarak küçültülmüş artakalan parçalarıdır. Yani biz...<br />
<br />
Alın size unutturulan muhteşem bir tarihten bir kesit daha...<br />
<br />
Tarih diye yıllârdır resmî tarih palavralarını okuttular bize? Çanakkale ve Kurtuluş şavaşından kaçarak Paris ve Viyana kafelerinde sürten, ittihatçı ve Jöntürk artığı, paşaların savaş kaçkını, korkak ve hain çocuklarını, edebiyat, siyaset ve tarih kitaplarımızda yeni yetişen nesillere kahraman diye yutturdular. Baskı ve aldatmacayla bir neslin ruhunu çalarak mankurtlaştırdılar... Az kaldı az, millet hepsini öğrenecek... Gerçeklerin üstündeki sır perdesi aralanacak...<br />
<br />
O TABUTTA YATAN BİR BEBEK DEĞİL !UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA...<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/oVdoqQ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: oVdoqQ.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[2 Mart 1949 tarihinde İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. <br />
<br />
İki gün boyunca devam eden bu şiddetli patlamalarda, Sütlüce sahilindeki bir bina neredeyse tamamen havaya uçar. Havaya uçan bu bina, bir silah fabrikasıydı. Sahibi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarının en güçlü adamı, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın öz kardeşi, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Bakü Fatihi Nuri Killigil Paşadır...<br />
<br />
TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi vererek, "bu fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun" açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede zamanın Başbakan kürsüye gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa artık, kayıtlara devlet sırrı olarak girer!<br />
<br />
Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el, ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. Resimde gördüğünüz minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır.<br />
<br />
Fabrika? Bir daha açılmamak üzere yanmış, kül olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bir gün yolunuz düşerse silahı orada görebilirsiniz. <br />
<br />
Nuri Demirağ'ın öncülük ettiği uçak sanayinin ardından savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür artık. Yıl 1949. Henüz Menderes iktidara gelmemiştir. Bu müteşebbis iki Nuri; Killigil ve Demirağ resmi tarihçe, millete unutturuldu. Yerine kim mi kondu? Nuri Alço vbleri...<br />
<br />
Peki bu Nuri Killigil Paşa Kimdir?<br />
<br />
Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Nuri Killigil Paşa… <br />
Gözü kara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. 1911-1912 yıllarında Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi ve “Bakü Fatihi” olarak tanınmaya başladı. Fakat henüz bir buçuk ay sonra 0smanlı İmparatorluğu’nun Mondros Anlaşması’nı imzalayıp yenilgiyi kabul etmesi üzerine birliklerini Azerbaycan’dan çekmek zorunda kaldı. <br />
<br />
Ateşkes ile birlikte İngilizlerin baskısıyla bütün komutanlar İstanbul’a çağrıldı. Payitahta gelir gelmez polisler tarafından tutuklandı ve Batum’a gönderilerek hapsedildi. 1919 yılında halkın da yardımıyla hapisten kaçtı. Erzurum’a giderek milli mücadeleye katıldı. Erzurum ve Kars’ta silah ve cephanelerin bakımı için bir atölye kurdu. Fakat bu sırada Mustafa Kemal'e darbe yapacak dedikoduları çıktı, bölgeden uzaklaştırılırdı ve Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Killigil, Almanya’da yaşadığı süre zarfında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile beraber çalışarak, özellikle ordunun hafif silah ve mühimmat tedariki yönünde çalışmalar yaptı. Yurda döndüğünde devlet kurulmuş ve emekliye sevk edilmişti. <br />
<br />
1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık görüldü.<br />
<br />
Nuri Paşa Artık asker değildir ve yeni bir iş yapması gerekiyordu. Siyasete girmedi, ticarete atılmayı düşündü. Gençliğinden beri silah üretmek en büyük hayaliydi. Teknik bilgisi olmamasına rağmen, içinde hep bir şeyler icat etme arzusu vardı.<br />
<br />
1933’te Zeytinburnu’nda döküm, seramik, soba yapmak üzere bir tesis kurdu. Resmi olarak bu tip madeni eşyalar üretiliyor olarak görünse de asıl üretimi, Millî Savunma Bakanlığı’nın verdiği izinle yapılan tabanca, tüfek, gaz maskesi ve hatta havan topu mermisi gibi askeri malzemeler üzerine idi. İlk büyük işi; Atatürk’ün kararnamesiyle 1934’te, Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapaların üretimi oldu. Daha sonra dağ topları için 24 bin tapa ve Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.<br />
<br />
Daha sonra fabrikasını iyice genişletti ve Sütlüce’de ikinci fabrikasını açtı. Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketi olan bu fabrika, ülkenin silah endüstrisindeki mihenk taşı oldu. 400 tezgah ve 500 işçi çalışıyor, tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiliyor, bu mühimmatlar da Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete satılıyordu.<br />
<br />
Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında, çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösteriliyordu. (Silah bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmekte, yolunuz düşerse orada görebilirsiniz.)<br />
<br />
Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor olan Nuri Paşa’nın; askerlik hayatında silahları yalnızca kullanmakla kalmadığını, üzerinde kafa yorarak sürekli gelişme ve yenilik arayışında olduğunu, kısa süre içerisinde ortaya koyduğu başarılı eserlerden anlayabiliyoruz. <br />
<br />
Killigil Tabancası’na baktığımızda; silahın kabza kapağındaki incelik, şarjör tünelinin altındaki detay, üst kapağın zarafeti hemen dikkatimizi çekiyor ve bu harika tasarım, onun ne kadar titiz, işini iyi yapan bir silah tasarımcısı olduğunu bize gösteriyor.<br />
Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam ediyordu.<br />
<br />
1949 yılına gelindiğinde… O günlerde yeni kurulmuş olan İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin havan topu siparişi geldi. Siparişleri yetiştirmek için fabrikada gece gündüz çalışılıyordu. Bu sırada BM Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır’a silah ambargosu koydu. Fakat, Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti. Bu sevkiyat İsrail’in ve İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan hükümetin, o dönemki menfaatlerine hiç uygun değildi.<br />
<br />
1949 yılının 2 Mart'ında Sütlüce’deki fabrikada fail-i meçhul (olmayan) patlamalar meydana geldi. Nuri Killigil Paşa, mühendis ve işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi. Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçılmıştı. Kaç kişinin can verdiği tespit edilemedi ve 27 kişi gibi temsili bir sayı kayda geçildi. Günlerce aranmasına rağmen Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş bir tabut defnedildi. <br />
<br />
20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine çıkınca bulundu. Ailesi tekrardan cenaze töreni yaparak, cenaze namazının kılınmasını istedi. Fakat hükümetinin baskılarından korkan dönemin müftüsü tarafından “sadece bir ceset parçası için cenaze namazı kılınmaz” diye fetva verildi. <br />
<br />
Halk arasındaki iddialara göre; 1949 yılının hükümeti, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil’in cenazesine de tavır almıştı. 24 Mart 1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği’ne hak etmediği şekilde defnedildi.<br />
<br />
Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir cenaze namazı bile çok görülmüştü.<br />
<br />
Yıllarca Edirnekapı’daki mezarına da gereken değer gösterilmedi, yeri bile unut(tur)uldu. Ancak 2016 yılında, yazar Atilla Onat tarafından mezar tespit edildi, İstanbul Büyük Şehir Belediyesince onarıldı. Ve vefatından tam 67 yıl sonra cenaze namazı arkadaşlarıyla birlikte yattığı şehitlikte, bir avuç bilen ve sevenleri tarafından kılındı.<br />
<br />
Ülkemiz’de son derece vahim geçen bu yıllarda, "uçak sanayinin" ardından "savunma sanayimiz" de toprağa gömülmüş oldu. <br />
<br />
Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası üretimine devam etseydi bugün savunma sanayimiz hangi seviyelerdeydi? Nuri Demirağ uçak sanayinde destek görse veya önü kesilmeseydi ekonomimiz şu anda ne durumda olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.<br />
<br />
Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp, değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu gibi, bir mühendislik dehası da olan bu büyük değerimizin ruhu şad, mekânı cennet olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.<br />
<br />
Yazıyı, Nuri Paşa önderliğindeki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarması şerefine yazılmış, Nuri Paşa Zafer Marşı’nın bir bölümüyle sonlandırıyorum;<br />
<br />
"Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan gelir.<br />
<br />
Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.<br />
<br />
Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.<br />
<br />
İslam'ın şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”<br />
<br />
Kafkasya/ Dağıstan'dan 1867 lerde sürgün gelen atalarım Kafkasya'yı kurtaran bu kahraman Paşa'nın adını büyük dedeme verirler ve ben de "NURİ" ismini dedemden miras olarak alırım. Geleneği ve direnişi yaşatma adına "ŞAMİL" adını bende ilk oğluma verdim. <br />
<br />
Diğer adaşım, milli uçak sanayinin kahramanlarından Nuri Demirağ'ın başına gelenleri de artık siz okuyun. <br />
<br />
Sonuç olarak;<br />
<br />
Aşağıdaki resme iyi bakınız. Resimde gördüğünüz tabutta koca imparatorluğun koca paşasının parçalanarak küçültülmüş artakalan parçalarıdır. Yani biz...<br />
<br />
Alın size unutturulan muhteşem bir tarihten bir kesit daha...<br />
<br />
Tarih diye yıllârdır resmî tarih palavralarını okuttular bize? Çanakkale ve Kurtuluş şavaşından kaçarak Paris ve Viyana kafelerinde sürten, ittihatçı ve Jöntürk artığı, paşaların savaş kaçkını, korkak ve hain çocuklarını, edebiyat, siyaset ve tarih kitaplarımızda yeni yetişen nesillere kahraman diye yutturdular. Baskı ve aldatmacayla bir neslin ruhunu çalarak mankurtlaştırdılar... Az kaldı az, millet hepsini öğrenecek... Gerçeklerin üstündeki sır perdesi aralanacak...<br />
<br />
O TABUTTA YATAN BİR BEBEK DEĞİL !UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA...<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/oVdoqQ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: oVdoqQ.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mustafa Ertuğrul Aker Tarihte ilk uçak gemisi batıran subay]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-mustafa-ertugrul-aker-tarihte-ilk-ucak-gemisi-batiran-subay-829.html</link>
			<pubDate>Sat, 24 Mar 2018 05:44:38 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-mustafa-ertugrul-aker-tarihte-ilk-ucak-gemisi-batiran-subay-829.html</guid>
			<description><![CDATA[Tarihte ilk uçak gemisi batıran subay. (daha sonradan uss yorktown, akagi, kaga ve soryu gibi çok ünlü uçak gemileri japon- amerikan savaşlarında batmıştır.) resmi kayıtlara göre 1. dünya savaşında aralarında krüvazör, zırhlı, hücumbot, uçak gemisi vs.nin de bulunduğu irili ufaklı 200 civarı düşman tekne ve gemisi batırmış kişi. çanakkale'deki başarılarının yanı sıra, kurtuluş savaşı'nda yakın arkadaşı demirci mehmet efe ile batı cephesinde işgalcilere ilk bozgunları yaşatan subaydır mustafa ertuğrul... <br />
<br />
türk subayı mustafa ertuğrul, osmanlı donanmasının haliç’e kilitlendiği, fransız deniz kuvvetlerinin, yunan adalarında konuşlanarak tüm sahil kasabalarımızı, sivilleri özellikle de un fabrikalarını topa tutuğu dönemde, almanlar tarafından kısa bir eğitim aldı. <br />
<br />
topçu bataryasını önce kaş’a kurarak oradan meis adasını mesken tutan fransız gemileri batırmasıyla ünlendi ilkin. eski adı ağva olan bugünkü kemer’de ilginç raslantı, fransız tatil köyü clubmed’in ilerisindeki kayalık tepe üzerinden batırdığı paris 2'yle ilgili mevziler halen tatil köyünün içinde bozulmamış olarak duruyor. ve ne hazindir ki oraları görmeniz bugün fransızlar'ın iznine bağlı... paris 2'yi 4 sabit bataryadan %95 isabet oranıyla açtığı top ateşiyle batırmıştır.vurduğu gemiden kurtulan personele kendi askerlerinin temiz esvaplarını giydiren, yaralarını saran onları antalya’da tedavi ettiren ve onlara insanlık dersi veren mustafa ertuğrul’un attığı bir top paris-2 gemisindeki fransız bayrağına isabet ettiği için gemiden kurtulan fransız kaptandan özür bile dileyen bir anlayışa sahip bir kahramandı...<br />
<br />
ünü sadece osmanlı ordusunda değil düşman askerleri arasında da yayılmıştı. mütareke sonrasında aydın cephesinde silahları teslim almaya gelen ingiliz komutan mustafa ertuğrul bey'i tanıyor ve "sizin gibi bir komutanın silahını almak askeri şerefe aykırı sayarım" diyerek silahlarını ve elindeki dört topu bırakıyor. ve kaderin tecellisi kurtuluş savaşı başladığında başlangıçta milli kuvvetlerin elindeki en önemli silah bu dört top olacaktı. mustafa ertuğrul bey o dört top ile işgalcilere kök söktürecekti. <br />
<br />
dediğimiz gibi dünya denizcilik ve savaş tarihinde ilk kez bir uçak gemisini topçu ateşiyle batırmıştı. ingilizler'in 110 metrelik efsanevi uçak gemisi ben my chree'yi meis açıklarında sulara gömüyor, ardından fransız savaş gemileri paris ii ve alexandra'yı de kemer'de denizin derinliklerine yolluyordu. kemer açıklarında denize döktüğü yaralı düşman askerlerini denizden toplayıp yaralarını saran, anılarında da "zaferden mütevellit neş'emizi yaralı düşman askerlerinin acısına hürmeten izhar etmedik" diye yazacak kadar centilmen bir askerdi. harbiye yıllarından beri resimle uğraşan sanatçı ruhlu bir subay olduğu biliniyor. (görev yaptığı aydın'da evladı vefat edince yaptığı inanılmaz suluboyaları seyredip, mustafa ertuğrul'un bu resimlere düştüğü notları okuyunca, gözlerim dolu dolu oldu..)<br />
<br />
mustafa ertuğrul'la ilgili "ben bir türk zabitiyim" adlı kitabı yazan mustafa aydemir, şöyle söylüyor: "bu kadar başarısına rağmen çok mütevazı bir insan. anlatmak, övünmek gibi bir şeyi yok. çanakkalede uçak düşürmüş. aydında eşkıya güçlerinin milli güçlere kazandırılmasını örgütlemiş. demirci efe ile çok yakın arkadaş. dostlukları sonra da devam ediyor. yaşlılıklarında buluşuyorlar. anılarını sadece batırtığı gemiler üzerine yazmış. diğerlerini anlatmıyor." mustafa ertuğrul'- un anılarını yazmasının da bir öyküsü var. mustafa aydemir bu öyküyü şöyle anlatıyor: "bir gün mustafa kemal, antalya'da onu ziyaret etmiş. 'bunları yaz, bunlar unutulur gider' demiş. bunu emir telaki edip oturup yazmış. ama 'bu benim odamdan asla dışarı çıkmayacak' demiş. inanılmaz anılarını resimleyerek 1934 yılında yazmış. ve muhteşem anıları tek tek fransız-ingiliz askeri kayıtlarından doğrulanmış...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madalyaları</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde girdiği savaşlarda toplam 10 madalya ve rozetle taltif edildi.<br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Osmanlı Liyakat Madalyası - II. Abdülhamit döneminde savaşta başarı gösteren askerlere verilmiştir.<br />
</li>
<li>Donanma İane Madalyası - Osmanlı Donanması'na yapılan hizmet ve yardımlar karşılığı verilmiştir.<br />
</li>
<li>Çanakkale'de düşürdüğü İngiliz keşif uçağı pilotunun şapkasındaki rozet. Mustafa Ertuğrul'a hatıra olarak verilmiştir.<br />
</li>
<li>Avusturya 305 no'lu havan top birliği Çanakkale hatıra rozeti<br />
</li>
<li>Alman Demir Haç Madalyası<br />
</li>
<li>İstiklal Madalyası<br />
</li>
<li>Prusya Liyakat Madalyası<br />
</li>
<li>Cedit Girid Madalyası ( II. Abdülhamid döneminde Girit'te savaşan askerlere verilen bu nişan, Mustafa Ertuğrul'un babasına aittir. Oğullar da bu nişanı takabiliyorlardı.)<br />
</li>
<li>Galiçya Savaşı metal rozeti<br />
</li>
<li>Harp Madalyası. Çanakkale, Galiçya, Kafkasya, Irak ve Mısır'da savaşanlara verilmiştir.<br />
</li>
</ol>
<br />
amerikalı'nın rambosuna bilmemnesine, osuruktan teyyare uydurulmuş palavra kahramanlarına gösterdiğimiz ilginin yüzde 1'ini mustafa ertuğrul gibi kendi gerçek kahramanlarımıza umarım gösteririz. ailesiyle (kızı ve torunları hayatta) ve antalya'nın bazı belediye başkanları'yla temasa geçtim. inşallah yakın bir zamanda kent meydanlarının birine mustafa ertuğrul'un heykelini dikeceğiz...<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/VrO0Ln.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: VrO0Ln.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tarihte ilk uçak gemisi batıran subay. (daha sonradan uss yorktown, akagi, kaga ve soryu gibi çok ünlü uçak gemileri japon- amerikan savaşlarında batmıştır.) resmi kayıtlara göre 1. dünya savaşında aralarında krüvazör, zırhlı, hücumbot, uçak gemisi vs.nin de bulunduğu irili ufaklı 200 civarı düşman tekne ve gemisi batırmış kişi. çanakkale'deki başarılarının yanı sıra, kurtuluş savaşı'nda yakın arkadaşı demirci mehmet efe ile batı cephesinde işgalcilere ilk bozgunları yaşatan subaydır mustafa ertuğrul... <br />
<br />
türk subayı mustafa ertuğrul, osmanlı donanmasının haliç’e kilitlendiği, fransız deniz kuvvetlerinin, yunan adalarında konuşlanarak tüm sahil kasabalarımızı, sivilleri özellikle de un fabrikalarını topa tutuğu dönemde, almanlar tarafından kısa bir eğitim aldı. <br />
<br />
topçu bataryasını önce kaş’a kurarak oradan meis adasını mesken tutan fransız gemileri batırmasıyla ünlendi ilkin. eski adı ağva olan bugünkü kemer’de ilginç raslantı, fransız tatil köyü clubmed’in ilerisindeki kayalık tepe üzerinden batırdığı paris 2'yle ilgili mevziler halen tatil köyünün içinde bozulmamış olarak duruyor. ve ne hazindir ki oraları görmeniz bugün fransızlar'ın iznine bağlı... paris 2'yi 4 sabit bataryadan %95 isabet oranıyla açtığı top ateşiyle batırmıştır.vurduğu gemiden kurtulan personele kendi askerlerinin temiz esvaplarını giydiren, yaralarını saran onları antalya’da tedavi ettiren ve onlara insanlık dersi veren mustafa ertuğrul’un attığı bir top paris-2 gemisindeki fransız bayrağına isabet ettiği için gemiden kurtulan fransız kaptandan özür bile dileyen bir anlayışa sahip bir kahramandı...<br />
<br />
ünü sadece osmanlı ordusunda değil düşman askerleri arasında da yayılmıştı. mütareke sonrasında aydın cephesinde silahları teslim almaya gelen ingiliz komutan mustafa ertuğrul bey'i tanıyor ve "sizin gibi bir komutanın silahını almak askeri şerefe aykırı sayarım" diyerek silahlarını ve elindeki dört topu bırakıyor. ve kaderin tecellisi kurtuluş savaşı başladığında başlangıçta milli kuvvetlerin elindeki en önemli silah bu dört top olacaktı. mustafa ertuğrul bey o dört top ile işgalcilere kök söktürecekti. <br />
<br />
dediğimiz gibi dünya denizcilik ve savaş tarihinde ilk kez bir uçak gemisini topçu ateşiyle batırmıştı. ingilizler'in 110 metrelik efsanevi uçak gemisi ben my chree'yi meis açıklarında sulara gömüyor, ardından fransız savaş gemileri paris ii ve alexandra'yı de kemer'de denizin derinliklerine yolluyordu. kemer açıklarında denize döktüğü yaralı düşman askerlerini denizden toplayıp yaralarını saran, anılarında da "zaferden mütevellit neş'emizi yaralı düşman askerlerinin acısına hürmeten izhar etmedik" diye yazacak kadar centilmen bir askerdi. harbiye yıllarından beri resimle uğraşan sanatçı ruhlu bir subay olduğu biliniyor. (görev yaptığı aydın'da evladı vefat edince yaptığı inanılmaz suluboyaları seyredip, mustafa ertuğrul'un bu resimlere düştüğü notları okuyunca, gözlerim dolu dolu oldu..)<br />
<br />
mustafa ertuğrul'la ilgili "ben bir türk zabitiyim" adlı kitabı yazan mustafa aydemir, şöyle söylüyor: "bu kadar başarısına rağmen çok mütevazı bir insan. anlatmak, övünmek gibi bir şeyi yok. çanakkalede uçak düşürmüş. aydında eşkıya güçlerinin milli güçlere kazandırılmasını örgütlemiş. demirci efe ile çok yakın arkadaş. dostlukları sonra da devam ediyor. yaşlılıklarında buluşuyorlar. anılarını sadece batırtığı gemiler üzerine yazmış. diğerlerini anlatmıyor." mustafa ertuğrul'- un anılarını yazmasının da bir öyküsü var. mustafa aydemir bu öyküyü şöyle anlatıyor: "bir gün mustafa kemal, antalya'da onu ziyaret etmiş. 'bunları yaz, bunlar unutulur gider' demiş. bunu emir telaki edip oturup yazmış. ama 'bu benim odamdan asla dışarı çıkmayacak' demiş. inanılmaz anılarını resimleyerek 1934 yılında yazmış. ve muhteşem anıları tek tek fransız-ingiliz askeri kayıtlarından doğrulanmış...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madalyaları</span><br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde girdiği savaşlarda toplam 10 madalya ve rozetle taltif edildi.<br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Osmanlı Liyakat Madalyası - II. Abdülhamit döneminde savaşta başarı gösteren askerlere verilmiştir.<br />
</li>
<li>Donanma İane Madalyası - Osmanlı Donanması'na yapılan hizmet ve yardımlar karşılığı verilmiştir.<br />
</li>
<li>Çanakkale'de düşürdüğü İngiliz keşif uçağı pilotunun şapkasındaki rozet. Mustafa Ertuğrul'a hatıra olarak verilmiştir.<br />
</li>
<li>Avusturya 305 no'lu havan top birliği Çanakkale hatıra rozeti<br />
</li>
<li>Alman Demir Haç Madalyası<br />
</li>
<li>İstiklal Madalyası<br />
</li>
<li>Prusya Liyakat Madalyası<br />
</li>
<li>Cedit Girid Madalyası ( II. Abdülhamid döneminde Girit'te savaşan askerlere verilen bu nişan, Mustafa Ertuğrul'un babasına aittir. Oğullar da bu nişanı takabiliyorlardı.)<br />
</li>
<li>Galiçya Savaşı metal rozeti<br />
</li>
<li>Harp Madalyası. Çanakkale, Galiçya, Kafkasya, Irak ve Mısır'da savaşanlara verilmiştir.<br />
</li>
</ol>
<br />
amerikalı'nın rambosuna bilmemnesine, osuruktan teyyare uydurulmuş palavra kahramanlarına gösterdiğimiz ilginin yüzde 1'ini mustafa ertuğrul gibi kendi gerçek kahramanlarımıza umarım gösteririz. ailesiyle (kızı ve torunları hayatta) ve antalya'nın bazı belediye başkanları'yla temasa geçtim. inşallah yakın bir zamanda kent meydanlarının birine mustafa ertuğrul'un heykelini dikeceğiz...<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/VrO0Ln.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: VrO0Ln.jpg]" class="mycode_img" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[1788 Osmanlı-Avusturya savaşı En gülünç savaşlardan biri]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-1788-osmanli-avusturya-savasi-en-gulunc-savaslardan-biri-830.html</link>
			<pubDate>Sat, 24 Mar 2018 05:41:08 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=11">gakko</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-1788-osmanli-avusturya-savasi-en-gulunc-savaslardan-biri-830.html</guid>
			<description><![CDATA[1788'de Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanan çokça savaştan bir tanesidir. Avusturya ana ordusu, günümüzde ki Romanya'da bulunuyordu ve Osmanlı ordusunun nerede olduğundan emin olmak için süvari birliklerini Timiş nehrinin karşısına yollar. Osmanlı ordusundan iz bulamazlar, ama gördükleri çingenelerden içki satın alırlar. <br />
<br />
Daha sonradan, Avusturyalı piyadeler nehri geçer süvari birliğinin içki partisine katılmak isterler, iki birlik arasında çıkan bu tartışmada bir asker ateş eder ve piyadeler ile süvariler arasında çatışma başlar. Çatışma sırasında piyadeler süvari birliklerini korkutmak için Turciii! Turciii! diye haykırır.(Romence: Türkleeer!). Bunu duyan süvari birlikleri Türklerin geldiğini zannedip kaçmaya başlar. Avusturya ordusu İtalyan, Balkan Slavları, Avustralyalı ve çeşitli azınlıklardan oluşmakta ve birbirlerini anlamakta güçlük çeken bir ordudur.<br />
<br />
<br />
Süvarilerin ana kampa doğru dörtnala geldiğini gören birlik kumandanı, Osmanlı akıncılarının saldırısına uğradığını düşünerek topçulara ateş emri verir. Birlikler gördükleri her askeri Türk zannedip vurmaya başar, bu kargaşa sonucu tüm ordu geri çekilir, imparator II. Joseph attan düşüp sakatlanır. <br />
<br />
İki gün sonra olay yerine ulaşan Osmanlı ordusu 10.000 kadar ölü ve yaralıyla karşılaşır ve Karanşebeş şehrini rahatça alır.<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/Z96ZVZ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: Z96ZVZ.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1788'de Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanan çokça savaştan bir tanesidir. Avusturya ana ordusu, günümüzde ki Romanya'da bulunuyordu ve Osmanlı ordusunun nerede olduğundan emin olmak için süvari birliklerini Timiş nehrinin karşısına yollar. Osmanlı ordusundan iz bulamazlar, ama gördükleri çingenelerden içki satın alırlar. <br />
<br />
Daha sonradan, Avusturyalı piyadeler nehri geçer süvari birliğinin içki partisine katılmak isterler, iki birlik arasında çıkan bu tartışmada bir asker ateş eder ve piyadeler ile süvariler arasında çatışma başlar. Çatışma sırasında piyadeler süvari birliklerini korkutmak için Turciii! Turciii! diye haykırır.(Romence: Türkleeer!). Bunu duyan süvari birlikleri Türklerin geldiğini zannedip kaçmaya başlar. Avusturya ordusu İtalyan, Balkan Slavları, Avustralyalı ve çeşitli azınlıklardan oluşmakta ve birbirlerini anlamakta güçlük çeken bir ordudur.<br />
<br />
<br />
Süvarilerin ana kampa doğru dörtnala geldiğini gören birlik kumandanı, Osmanlı akıncılarının saldırısına uğradığını düşünerek topçulara ateş emri verir. Birlikler gördükleri her askeri Türk zannedip vurmaya başar, bu kargaşa sonucu tüm ordu geri çekilir, imparator II. Joseph attan düşüp sakatlanır. <br />
<br />
İki gün sonra olay yerine ulaşan Osmanlı ordusu 10.000 kadar ölü ve yaralıyla karşılaşır ve Karanşebeş şehrini rahatça alır.<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/Z96ZVZ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: Z96ZVZ.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’IN ÇANAKKALE ÖNGÖRÜSÜ...]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-sultan-abdulhamid-han%E2%80%99in-canakkale-ongorusu-828.html</link>
			<pubDate>Sun, 18 Mar 2018 19:20:52 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-sultan-abdulhamid-han%E2%80%99in-canakkale-ongorusu-828.html</guid>
			<description><![CDATA[Dünya Savaşı'ndan yıllar önce 1890 senesinde Çanakkale Boğazı'ndaki top ve bataryaları yenilemek suretiyle Boğazı geçilemeyecek hale getiren Sultan II. Abdülhamit Han'ın Çanakkale'nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlandığı ünlerde Başkent İstanbul'un taşınmasını ortaya atanlara müthiş cevabı:<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'ndan yıllar önce 1890 senesinde dönemin Osmanlı hükümdarı Ulu Hakan II. Abdülhamit Han komutanlarından Mareşal Asaf Paşa'yı Çanakkale Boğazı'ndaki top ve bataryaları yenilemek ve boğazı geçilemeyecek derecede tahkim etmek üzere görevlendirir.<br />
<br />
1915 Mart'ı öncesinde Çanakkale'nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlanınca başkent İstanbul'un nakledilmesi gündeme gelir. Konuyu eski hükümdara arz etmek üzere bir heyet oluşturulur.<br />
<br />
Ercüment Ekrem Talu bu heyetin ziyaretini şöyle anlatır: "Talat Beyler ortada kısık sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Yavaşça aralanan kapıdan içeriye, bu millete otuz üç yıl hükmetmiş olan Abdülhamit Han ağır adımlarla girdi. Yalnızdı ve tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı.<br />
<br />
Talat Bey bizleri takdim etti. Hepimiz huzurunda elpençe divan durarak dizildik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkâr bir ifade ile ziyaretimizin sebebini anlattı: 'Acil bir tehlike arz etmemekle beraber durum çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale'yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin, boğazı geçerlerse bir musalehaya mecbur olmamak için gerek padişah efendimiz, gerek meclis ve hükümet karar vermiştir. Anadolu'ya geçip harbe oradan devam edilecek...<br />
<br />
Hatta zat-ı şahane için Konya'da Çelebi Efendi'nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyete karşı, Zat-ı Hümâyûnlarının hangi şehirde ikamet etmek isteyeceğini öğrenmek üzere, Birader-i Şahaneniz tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerinize muntazırız.'<br />
<br />
Eski hükümdar, dâhiliye nazırını sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdi ve dedi ki: 'Şevketli biraderimin bastığı yerlere dahi bağlılığımı arz ederim. Ancak endişeleri tamamen yersizdir. Eğer dokunulmamış ise, ben zamanında Çanakkale'yi fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Amma farz edelim ki öyle bir felaket başa geldi. O halde hükümdarın yapacağı şey tacını tebaasını terk ederek kaçma zilleti değil, sarayındaki payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih'in soyu, Konstantin'den aşağı kalamayız. Zat-ı Şahane'ye böylece arz edin. Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar, düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!'<br />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align">Bunları söyledikten sonra kısa temennilerle bizi selamlayıp odadan çıktı. Heyetimiz sessizlik içinde dönerken Talat Bey bir ara bize dönerek, Aldık mı ağzımızın payını' dedi ve o günü özetlemiş oldu.</div>
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/NZo1rL.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: NZo1rL.jpg]" class="mycode_img" /></div>
- Mümin Munis'in Mostar Dergisi'nde yer alan makalesinden alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dünya Savaşı'ndan yıllar önce 1890 senesinde Çanakkale Boğazı'ndaki top ve bataryaları yenilemek suretiyle Boğazı geçilemeyecek hale getiren Sultan II. Abdülhamit Han'ın Çanakkale'nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlandığı ünlerde Başkent İstanbul'un taşınmasını ortaya atanlara müthiş cevabı:<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'ndan yıllar önce 1890 senesinde dönemin Osmanlı hükümdarı Ulu Hakan II. Abdülhamit Han komutanlarından Mareşal Asaf Paşa'yı Çanakkale Boğazı'ndaki top ve bataryaları yenilemek ve boğazı geçilemeyecek derecede tahkim etmek üzere görevlendirir.<br />
<br />
1915 Mart'ı öncesinde Çanakkale'nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlanınca başkent İstanbul'un nakledilmesi gündeme gelir. Konuyu eski hükümdara arz etmek üzere bir heyet oluşturulur.<br />
<br />
Ercüment Ekrem Talu bu heyetin ziyaretini şöyle anlatır: "Talat Beyler ortada kısık sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Yavaşça aralanan kapıdan içeriye, bu millete otuz üç yıl hükmetmiş olan Abdülhamit Han ağır adımlarla girdi. Yalnızdı ve tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı.<br />
<br />
Talat Bey bizleri takdim etti. Hepimiz huzurunda elpençe divan durarak dizildik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkâr bir ifade ile ziyaretimizin sebebini anlattı: 'Acil bir tehlike arz etmemekle beraber durum çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale'yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin, boğazı geçerlerse bir musalehaya mecbur olmamak için gerek padişah efendimiz, gerek meclis ve hükümet karar vermiştir. Anadolu'ya geçip harbe oradan devam edilecek...<br />
<br />
Hatta zat-ı şahane için Konya'da Çelebi Efendi'nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyete karşı, Zat-ı Hümâyûnlarının hangi şehirde ikamet etmek isteyeceğini öğrenmek üzere, Birader-i Şahaneniz tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerinize muntazırız.'<br />
<br />
Eski hükümdar, dâhiliye nazırını sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdi ve dedi ki: 'Şevketli biraderimin bastığı yerlere dahi bağlılığımı arz ederim. Ancak endişeleri tamamen yersizdir. Eğer dokunulmamış ise, ben zamanında Çanakkale'yi fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Amma farz edelim ki öyle bir felaket başa geldi. O halde hükümdarın yapacağı şey tacını tebaasını terk ederek kaçma zilleti değil, sarayındaki payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih'in soyu, Konstantin'den aşağı kalamayız. Zat-ı Şahane'ye böylece arz edin. Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar, düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!'<br />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align">Bunları söyledikten sonra kısa temennilerle bizi selamlayıp odadan çıktı. Heyetimiz sessizlik içinde dönerken Talat Bey bir ara bize dönerek, Aldık mı ağzımızın payını' dedi ve o günü özetlemiş oldu.</div>
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="https://i.hizliresim.com/NZo1rL.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: NZo1rL.jpg]" class="mycode_img" /></div>
- Mümin Munis'in Mostar Dergisi'nde yer alan makalesinden alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA['Dolap Çevirmek' Deyiminin Çıkmasını Sağlayan Osmanlı'daki Yemek Servisi]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-dolap-cevirmek-deyiminin-cikmasini-saglayan-osmanli-daki-yemek-servisi-810.html</link>
			<pubDate>Sat, 30 Jul 2016 09:35:36 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-dolap-cevirmek-deyiminin-cikmasini-saglayan-osmanli-daki-yemek-servisi-810.html</guid>
			<description><![CDATA[Günlük dilde sık sık kullanılan "dolap çevirmek" deyiminin çıkış noktası Osmanlı'ya dayanıyor. <br />
<br />
<br />
<img src="http://i.hizliresim.com/VYqnZP.jpg" loading="lazy"  width="250" height="180" alt="[Resim: VYqnZP.jpg]" class="mycode_img" />Eskiden vezir, paşa, sadrazam gibi büyük adamlarla zenginlerin konakları olurdu. Bu konakların kadınlar tarafına haremlik, erkeklerin bulunduğu tarafa ise selamlık denirdi.<br />
<br />
Kadınlar tarafı ile erkekler tarafı arasındaki duvara bir eksen etrafında dönen, silindir şeklinde kapaksız bir dolap yerleştirilirdi. Bu dolabın kapağı yoktu. Yarısı açık, yarısı kapalı olan bu dolabın içinde sıra sıra geniş raflar bulunurdu. Kadınlar kısmında pişirilen yemekler, bu dolap aracılığı ile selamlık kısmına servis edilirdi. Kadınlar, dolabın raflarını yemeklerle doldurduktan sonra, döndürerek açık tarafını erkekler kısmına çevirirlerdi. Raflar boşalıp yerlerine boş tabaklar konunca da, erkeklerce kadınlar tarafına çevirilirdi. Böylece kadınlarla erkekler birbirlerinin yüzlerini görmeden servis yapılırdı.<br />
<br />
İşte bu dolapların zaman zaman gönül işlerinde kullanıldığı da olurmuş. Mesela, delikanlının biri sevdalısına kimselere çaktırmadan mektup, gül falan verecek olsa dolabı kullanırmış. Haremlik bölümünden bir mendil mi gönderilecek, yine dolap aracılığı ile iletilirmiş. "dolap çevirme" deyimi o devirlerden kalmaymış.<br />
<br />
İşte dönen dolap<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="http://i.hizliresim.com/go3MzQ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: go3MzQ.jpg]" class="mycode_img" /></div>
<br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align">alıntı</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Günlük dilde sık sık kullanılan "dolap çevirmek" deyiminin çıkış noktası Osmanlı'ya dayanıyor. <br />
<br />
<br />
<img src="http://i.hizliresim.com/VYqnZP.jpg" loading="lazy"  width="250" height="180" alt="[Resim: VYqnZP.jpg]" class="mycode_img" />Eskiden vezir, paşa, sadrazam gibi büyük adamlarla zenginlerin konakları olurdu. Bu konakların kadınlar tarafına haremlik, erkeklerin bulunduğu tarafa ise selamlık denirdi.<br />
<br />
Kadınlar tarafı ile erkekler tarafı arasındaki duvara bir eksen etrafında dönen, silindir şeklinde kapaksız bir dolap yerleştirilirdi. Bu dolabın kapağı yoktu. Yarısı açık, yarısı kapalı olan bu dolabın içinde sıra sıra geniş raflar bulunurdu. Kadınlar kısmında pişirilen yemekler, bu dolap aracılığı ile selamlık kısmına servis edilirdi. Kadınlar, dolabın raflarını yemeklerle doldurduktan sonra, döndürerek açık tarafını erkekler kısmına çevirirlerdi. Raflar boşalıp yerlerine boş tabaklar konunca da, erkeklerce kadınlar tarafına çevirilirdi. Böylece kadınlarla erkekler birbirlerinin yüzlerini görmeden servis yapılırdı.<br />
<br />
İşte bu dolapların zaman zaman gönül işlerinde kullanıldığı da olurmuş. Mesela, delikanlının biri sevdalısına kimselere çaktırmadan mektup, gül falan verecek olsa dolabı kullanırmış. Haremlik bölümünden bir mendil mi gönderilecek, yine dolap aracılığı ile iletilirmiş. "dolap çevirme" deyimi o devirlerden kalmaymış.<br />
<br />
İşte dönen dolap<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><img src="http://i.hizliresim.com/go3MzQ.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: go3MzQ.jpg]" class="mycode_img" /></div>
<br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align">alıntı</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HAMDOLSUN ŞAPKA GİYMEDEN ÖLÜYORUZ.]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-hamdolsun-sapka-giymeden-oluyoruz-766.html</link>
			<pubDate>Wed, 16 Sep 2015 10:36:12 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-hamdolsun-sapka-giymeden-oluyoruz-766.html</guid>
			<description><![CDATA[Son İhtar! Şapka Giyecek Misiniz,Giymeyecek Misiniz?<br />
HAMDOLSUN ŞAPKA GİYMEDEN ÖLÜYORUZ.<br />
Mâşaallah Ali Efendi’nin sehpada, boynunda ilmik, muazzam sözü:Benim adım Mâşallah, şapka giymem inşallah Eşhedü… Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden dinleyelim:<br />
Maraş’ta ihtiyar bir Maraşlının bana çizdiği şu tablo her şeyi göstermeye yeter:<br />
— Hepsi de «Hamdolsun, şapka giymeden ölüyoruz!» diye boyunlarını ilmiğe uzattılar. Şafak sökerken dikkat ettim; çıkan rüzgârdan, hepsinin de sakalı aynı istikamette uçuşuyordu.<br />
Adana’da tutukluları öyle bir yere tıkıyorlar ki —bir Maraşlının tabiriyle— köpekler bile barınamaz. Pislik, kazurat ve teaffün yuvası bir yer… Maraşlılar, milli müdafaaları zamanında memleketlerine geldiği vakit kendisine yapmadıkları ikram bırakmadıkları Kılıç Ali’ye başvurup şöyle diyorlar:<br />
— Biz memleketin belli başlı insanları olarak sizi Maraş’a geldiğiniz zaman başımıza taç ettik. Şimdi bizi bu pislik kuyusuna atmayı nasıl reva görüyorsunuz?<br />
Cevap geliyor:<br />
—Sizi yakında kurtaracağım! Sabırlı olunuz!<br />
Necip Fazıl Kısakürek….<br />
“Yakında ipte sallandırılıp kurtulacaksınız!” manasına, sinsilik ve çukurlukta son haddi tutan bir cevap…<br />
. . .<br />
Mâşaallah Ali Efendi (lâkabı Mâşallah – daima İnşallah ve Mâşallah diye konuşurmuş), Abdulkadir ve Pekmezci Hacı Hüseyin idamlık…<br />
<br />
Bunlara hükümden önce soruyorlar:<br />
— Son ihtar! Şapka giyecek misiniz, giymeyecek misiniz?<br />
Cevap, üçlü bir koro halindedir:<br />
— Giymeyeceğiz!<br />
<br />
Üçü de sıcak bir yaz günü buzlu bir şerbet içercesine şehitlik şerbetini zevkle, saadetle içiyor.<br />
Mâşaallah Ali Efendi’nin sehpada, boynunda ilmik, muazzam sözü:<br />
“Benim adım Mâşallah, şapka giymem inşallah… Eşhedü…”<br />
. . .<br />
<br />
— Rize ayaklanmıştır! Süratle tedbir!<br />
Hâlbuki bütün suçu «şapka giymeyiz!» demekten ibaret ve her türlü fiilî isyan davranışından çekingen kalabalık, çoğu seyirci ve körü körüne katılmış 80-100 kişi… Ankara telâşta… Bir zamanların kahraman Hamidiye’si şimdi Rize önünde ve kahramanlık toplarını havaya ateş etmekle göstermekte… İstiklâl Mahkemesi de tezgâhını kurmuş, dirhem kafesi yere mıhlı adalet terazisini dengelemekle meşgul…8 idam kararı… Vaiz Sabit Tarakçıoğlu, Mehmed Peçe, Arslan Peçe, köy muhtarı Yakup Peçe, köy bekçisi Kadir Koliva, Hafız Şaban Koliva, Hasan Külünkoğlu, Mahmut Kamburoğlu…<br />
Sabit Hoca o gece mahkûmları uyandırmış:<br />
<br />
— Kalkınız, abdest alınız, namaza duralım! Birkaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız! diye haykırmıştır. Birkaç saat sonra Allah’a kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde kıldıkları namaz…<br />
Asılanları deniz kenarında, rastgele atıldıkları çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar… Yakınları tarafından cesetleri çalınmasın diye de başlarında süngülü nöbetçi bekletiliyor. 3-4 ay sonra gece çıkartılmak şartıyla ailelerine, cesetleri alma müsaadesi çıkıyor.<br />
<br />
Çukurlar açılınca meydana çıkan müthiş manzara:<br />
<br />
Hiçbir ceset çürümemiş ve hepsinin gözü Kıbleye doğru…<br />
<br />
Cesetleri kilimlere sarıyor, sırıklara takıyor ve köylerine götürüp gömüyorlar…<br />
<br />
Arka arkaya, kilimlere sarılı ve sırıklara takılı 8 cesedi, gece karanlığında, destanlık hayaletler gibi öz topraklarına taşıyan köylüler… Hakikati bilselerdi, nur mayasından yoğrulu bu cesetleri kilimlere sarıp taşıyacakları yerde, o kilimlerin içinde olmayı tercih ederlerdi. (N.Fazıl Kısakürek: Son Devrin Din Mazlumları)<br />
<br />
Şapka kanunu çıktıktan sonra Doğu Karadeniz’de de bir ayaklanma çıkmış ve kısa sürede bastırılmıştır. Rizelilere göre Trabzon’da, Trabzonlulara göre Rize’de gerçekleşen bu ayaklanma şöyle hikâye edilir:<br />
Halk şehirde toplanır ve bağırmaya başlar: “Şapka da giymeyeceğuz, vergi de vermeyeceğuz, askere de gitmeyeceğuz!” Bunun üzerine Hamidiye Zırhlısı ilgili şehre gönderilir ve dağa taşa bir kaç tane sıkar. Bu gümbürtüden ürken ahali bu sefer başlar bağırmaya:<br />
<br />
-Atma Hamidiye atma! Şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz, askere de gideceğuz!<br />
Tepeden inmeci bütün uygulamaların doğal sonucu ortaya çıkmaktaydı. Halk kendisi için yapılan bu modernlik(!) hareketinin kendine rağmen yapılmasından dolayı hoşnutsuzluğunu çeşitli şekillerde ortaya koymaktaydı.<br />
<br />
Şapka kanununa muhalefet eden birçok kişi İstiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de İskilipli Atıf Hoca’dır. Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği “Frenk Mukallitligi ve Şapka” adlı risalesinden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkûm edilmiş ve 4 Şubat 1926’da idam edilmiştir.<br />
<br />
Şapka inkılâbının olacağını kendisine bildiren gazeteciyi gavurlukla suçlayan, onu tekmeleyip hücreye attıran Kel Ali, İstiklal Mahkemesi’nde İskilipli Atıf Hoca’nın şapka Kanunu’ndan 2 sene önce şapka aleyhinde yazdığı bir yazı ile ilgili dava sırasında şunları söyleyebilmişti:<br />
<br />
“Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir!”<br />
<br />
İskilipli Atıf Hoca buna karşılık olarak şunları söyler:<br />
<br />
“Evet bilirim, lakin heyet-i hakimenin arkasında asılmış olan Türk bayrağı da bezdir… O bayrağı kaldırıp aynı bezden yapılmış İngiliz bayrağı asabilir misiniz?”<br />
<br />
Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum İskilipli Atıf Hoca’nın konuya yaklaşımı şöyledir:<br />
<br />
“Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayet ve ecnebî taraftarlığı suçuyla itham edilerek idama hükmolunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklid ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez… Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler, o zırhlının bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların İslâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükmederler”<br />
<br />
Bu devrimden sonra birçok insan eve kapanmış ve hayatının sonuna kadar dışarı çıkmamıştır. Bunlardan biri de Mithat Giyim’in sahiplerinin dedeleridir.<br />
<img src="http://i.hizliresim.com/kglqWW.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: kglqWW.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Son İhtar! Şapka Giyecek Misiniz,Giymeyecek Misiniz?<br />
HAMDOLSUN ŞAPKA GİYMEDEN ÖLÜYORUZ.<br />
Mâşaallah Ali Efendi’nin sehpada, boynunda ilmik, muazzam sözü:Benim adım Mâşallah, şapka giymem inşallah Eşhedü… Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden dinleyelim:<br />
Maraş’ta ihtiyar bir Maraşlının bana çizdiği şu tablo her şeyi göstermeye yeter:<br />
— Hepsi de «Hamdolsun, şapka giymeden ölüyoruz!» diye boyunlarını ilmiğe uzattılar. Şafak sökerken dikkat ettim; çıkan rüzgârdan, hepsinin de sakalı aynı istikamette uçuşuyordu.<br />
Adana’da tutukluları öyle bir yere tıkıyorlar ki —bir Maraşlının tabiriyle— köpekler bile barınamaz. Pislik, kazurat ve teaffün yuvası bir yer… Maraşlılar, milli müdafaaları zamanında memleketlerine geldiği vakit kendisine yapmadıkları ikram bırakmadıkları Kılıç Ali’ye başvurup şöyle diyorlar:<br />
— Biz memleketin belli başlı insanları olarak sizi Maraş’a geldiğiniz zaman başımıza taç ettik. Şimdi bizi bu pislik kuyusuna atmayı nasıl reva görüyorsunuz?<br />
Cevap geliyor:<br />
—Sizi yakında kurtaracağım! Sabırlı olunuz!<br />
Necip Fazıl Kısakürek….<br />
“Yakında ipte sallandırılıp kurtulacaksınız!” manasına, sinsilik ve çukurlukta son haddi tutan bir cevap…<br />
. . .<br />
Mâşaallah Ali Efendi (lâkabı Mâşallah – daima İnşallah ve Mâşallah diye konuşurmuş), Abdulkadir ve Pekmezci Hacı Hüseyin idamlık…<br />
<br />
Bunlara hükümden önce soruyorlar:<br />
— Son ihtar! Şapka giyecek misiniz, giymeyecek misiniz?<br />
Cevap, üçlü bir koro halindedir:<br />
— Giymeyeceğiz!<br />
<br />
Üçü de sıcak bir yaz günü buzlu bir şerbet içercesine şehitlik şerbetini zevkle, saadetle içiyor.<br />
Mâşaallah Ali Efendi’nin sehpada, boynunda ilmik, muazzam sözü:<br />
“Benim adım Mâşallah, şapka giymem inşallah… Eşhedü…”<br />
. . .<br />
<br />
— Rize ayaklanmıştır! Süratle tedbir!<br />
Hâlbuki bütün suçu «şapka giymeyiz!» demekten ibaret ve her türlü fiilî isyan davranışından çekingen kalabalık, çoğu seyirci ve körü körüne katılmış 80-100 kişi… Ankara telâşta… Bir zamanların kahraman Hamidiye’si şimdi Rize önünde ve kahramanlık toplarını havaya ateş etmekle göstermekte… İstiklâl Mahkemesi de tezgâhını kurmuş, dirhem kafesi yere mıhlı adalet terazisini dengelemekle meşgul…8 idam kararı… Vaiz Sabit Tarakçıoğlu, Mehmed Peçe, Arslan Peçe, köy muhtarı Yakup Peçe, köy bekçisi Kadir Koliva, Hafız Şaban Koliva, Hasan Külünkoğlu, Mahmut Kamburoğlu…<br />
Sabit Hoca o gece mahkûmları uyandırmış:<br />
<br />
— Kalkınız, abdest alınız, namaza duralım! Birkaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız! diye haykırmıştır. Birkaç saat sonra Allah’a kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde kıldıkları namaz…<br />
Asılanları deniz kenarında, rastgele atıldıkları çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar… Yakınları tarafından cesetleri çalınmasın diye de başlarında süngülü nöbetçi bekletiliyor. 3-4 ay sonra gece çıkartılmak şartıyla ailelerine, cesetleri alma müsaadesi çıkıyor.<br />
<br />
Çukurlar açılınca meydana çıkan müthiş manzara:<br />
<br />
Hiçbir ceset çürümemiş ve hepsinin gözü Kıbleye doğru…<br />
<br />
Cesetleri kilimlere sarıyor, sırıklara takıyor ve köylerine götürüp gömüyorlar…<br />
<br />
Arka arkaya, kilimlere sarılı ve sırıklara takılı 8 cesedi, gece karanlığında, destanlık hayaletler gibi öz topraklarına taşıyan köylüler… Hakikati bilselerdi, nur mayasından yoğrulu bu cesetleri kilimlere sarıp taşıyacakları yerde, o kilimlerin içinde olmayı tercih ederlerdi. (N.Fazıl Kısakürek: Son Devrin Din Mazlumları)<br />
<br />
Şapka kanunu çıktıktan sonra Doğu Karadeniz’de de bir ayaklanma çıkmış ve kısa sürede bastırılmıştır. Rizelilere göre Trabzon’da, Trabzonlulara göre Rize’de gerçekleşen bu ayaklanma şöyle hikâye edilir:<br />
Halk şehirde toplanır ve bağırmaya başlar: “Şapka da giymeyeceğuz, vergi de vermeyeceğuz, askere de gitmeyeceğuz!” Bunun üzerine Hamidiye Zırhlısı ilgili şehre gönderilir ve dağa taşa bir kaç tane sıkar. Bu gümbürtüden ürken ahali bu sefer başlar bağırmaya:<br />
<br />
-Atma Hamidiye atma! Şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz, askere de gideceğuz!<br />
Tepeden inmeci bütün uygulamaların doğal sonucu ortaya çıkmaktaydı. Halk kendisi için yapılan bu modernlik(!) hareketinin kendine rağmen yapılmasından dolayı hoşnutsuzluğunu çeşitli şekillerde ortaya koymaktaydı.<br />
<br />
Şapka kanununa muhalefet eden birçok kişi İstiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de İskilipli Atıf Hoca’dır. Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği “Frenk Mukallitligi ve Şapka” adlı risalesinden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkûm edilmiş ve 4 Şubat 1926’da idam edilmiştir.<br />
<br />
Şapka inkılâbının olacağını kendisine bildiren gazeteciyi gavurlukla suçlayan, onu tekmeleyip hücreye attıran Kel Ali, İstiklal Mahkemesi’nde İskilipli Atıf Hoca’nın şapka Kanunu’ndan 2 sene önce şapka aleyhinde yazdığı bir yazı ile ilgili dava sırasında şunları söyleyebilmişti:<br />
<br />
“Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir!”<br />
<br />
İskilipli Atıf Hoca buna karşılık olarak şunları söyler:<br />
<br />
“Evet bilirim, lakin heyet-i hakimenin arkasında asılmış olan Türk bayrağı da bezdir… O bayrağı kaldırıp aynı bezden yapılmış İngiliz bayrağı asabilir misiniz?”<br />
<br />
Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum İskilipli Atıf Hoca’nın konuya yaklaşımı şöyledir:<br />
<br />
“Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayet ve ecnebî taraftarlığı suçuyla itham edilerek idama hükmolunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklid ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez… Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler, o zırhlının bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların İslâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükmederler”<br />
<br />
Bu devrimden sonra birçok insan eve kapanmış ve hayatının sonuna kadar dışarı çıkmamıştır. Bunlardan biri de Mithat Giyim’in sahiplerinin dedeleridir.<br />
<img src="http://i.hizliresim.com/kglqWW.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: kglqWW.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale’nin gerçek kahramanlarından biri devrik sultan!]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-canakkale%E2%80%99nin-gercek-kahramanlarindan-biri-devrik-sultan-750.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 13:17:51 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-canakkale%E2%80%99nin-gercek-kahramanlarindan-biri-devrik-sultan-750.html</guid>
			<description><![CDATA[Tıpkı Osmanlı tarihçilerinin Selçukluları ve Beylikleri görmezden gelip tarihi Osman Gazi ekseninde başlattıkları gibi, cumhuriyet dönemi resmi tarihçileri de tarihi Atatürk ile başlatma eğilimindedirler.<br />
<br />
Öyle ki 19 Şubat 1915 tarihinde başlayıp 8 Ocak 1916’da biten Çanakkale zaferini, yüzlerce subaydan biri olan Yarbay Mustafa Kemal ekseninde anlatırlar.<br />
<br />
yüzyılın en büyük savaşlarından ilki olan Çanakkale savaşlarında Osmanlı’nın 2 zaferi vardır: Birincisi 19 Şubat 1915’te başlayıp 18 Mart’ta elde edilen Deniz Zaferidir.<br />
Deniz zaferinde Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal hiç yoktur.<br />
<br />
İkincisi de 25 Nisan 1915’te başlayıp 8 Ocak 1916’da biten Çanakkale Kara Savaşları’dır.<br />
<br />
8 ay süren kara savaşlarında ise Yarbay Mustafa Kemal Ağustos ayına kadar üç ay süreyle vardır. Savaş ondan sonra 5 ay daha devam etmiştir.<br />
<br />
Bunları Mustafa Kemal’i görmezden gelmek için yazmıyorum, diğer kahramanları hatırlatmak için yazıyorum.<br />
<br />
***<br />
<br />
Benim bugün temas etmek istediğim asıl konu ne deniz ne de kara savaşlarının kahramanlarıdır.<br />
<br />
Asıl yazmak istediğim bir bütün olarak Çanakkale Zaferi’nin (Eğer zaferse, zafer olmadığını Çanakkale’nin geçilmesinin daha faydalı olacağını söyleyenler de var!) gerçek kahramanına işaret etmektir.<br />
<br />
Çanakkale Zaferi’nin gerçek kahramanı devrik sultan 2. Abdulhamid Han’dır.<br />
<br />
Evet yanlış duymadınız, dönemin padişahı Mehmed Reşad değil, Beylerbeyi’nde mecburi ikamete tabi tutulan devrik sultan 2. Abdulhamid Han’dır.<br />
<br />
Çünkü dönemin iktidar partisi İttihad ve Terakki  bırakın Çanakkale’de savunmayı İstanbul’dan bile çekilmeyi kararlaştırmıştı!<br />
<br />
***<br />
<br />
19 Şubat 1915 tarihinde düşman donanması Çanakkale Boğazı’na hücum etmeye başlamış, boğazın girişini ele geçirmişlerdi. Donanma Komutanı Amiral Carden İngiltere’ye bir telgraf çekerek, “14 gün sonra İstanbul’da olacağız” diye yazmıştı.<br />
<br />
İttihatçılar artık savunmamızın dayanamayacağına inanmışlar başkent İstanbul’un boşaltılarak Eskişehir ve Konya’ya nakledilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasına karar vermişlerdi. Eskişehir ve Konya’da padişahın meclisin ve bakanların yerleşeceği binalar ayarlanmış tefrişi yapılmıştı. Hangi vasıtalarla intikal edileceği planlanmış ve cepheden her 10 dakikada durum raporu istenmiştir.<br />
<br />
Anadolu’ya geçme planları yapılmıştı ama bir sorun vardı. İttihatçıların tahttan indirdikleri sabık sultan II. Abdulhamid Beylerbeyi sarayında zorunlu ikamete tabiydi ve onu da götürmek gerekiyordu. İstanbul’da bırakılırsa işgal güçleri onu padişaha karşı kullanabilirdi. Fakat 33 sene memleketi idare etmiş dirayetli Sultana bunu kim anlatacak ve kim ikna edecekti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Tartışmalardan sonra Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın başkanlığında bir heyet durumu Beylerbeyine giderek anlatma kararı verdi. Gittiler, Paşa durumun nezaketini anlattı. Sabık Sultan paşanın sözü bitince konuşmaya başladı.<br />
<br />
“Şevketli biraderimin hak-i paki şahanelerine arz-ı ubudiyet ederim. Endişeleri gayri varittir. Eğer dokunulmamış ise Çanakkale’yi ben zamanında fevkalade tahkim etmiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde Hakan’ın yapacağı şey tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp harp ede ede yıkılan kalelerinin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Kostantin’den geri kalmayız. Zat-ı şahaneye böylece arz edin müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim” der herhangi bir cevaba mahal bırakmadan kalkıp odadan çıkarak görüşmeyi bitirir.<br />
<br />
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş bu tedbirli padişahın kararlı ve isabetli tavrı Çanakkale Boğazı’nın geçileceği ihtimaline kanaat getiren maceracı İttihat ve Terakki iktidarını bu riskli karardan vazgeçirmiştir.<br />
<br />
Çanakkale’de direniş ondan sonra başlamıştır.<br />
<br />
Büyük adam sarayda da büyüktür sürgünde de.<br />
<br />
Mekanları cennet olsun.<br />
<img src="http://i.imgur.com/XVAfiRB.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: XVAfiRB.jpg]" class="mycode_img" /><br />
Resul Tosun/star.17 Mart 2015]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tıpkı Osmanlı tarihçilerinin Selçukluları ve Beylikleri görmezden gelip tarihi Osman Gazi ekseninde başlattıkları gibi, cumhuriyet dönemi resmi tarihçileri de tarihi Atatürk ile başlatma eğilimindedirler.<br />
<br />
Öyle ki 19 Şubat 1915 tarihinde başlayıp 8 Ocak 1916’da biten Çanakkale zaferini, yüzlerce subaydan biri olan Yarbay Mustafa Kemal ekseninde anlatırlar.<br />
<br />
yüzyılın en büyük savaşlarından ilki olan Çanakkale savaşlarında Osmanlı’nın 2 zaferi vardır: Birincisi 19 Şubat 1915’te başlayıp 18 Mart’ta elde edilen Deniz Zaferidir.<br />
Deniz zaferinde Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal hiç yoktur.<br />
<br />
İkincisi de 25 Nisan 1915’te başlayıp 8 Ocak 1916’da biten Çanakkale Kara Savaşları’dır.<br />
<br />
8 ay süren kara savaşlarında ise Yarbay Mustafa Kemal Ağustos ayına kadar üç ay süreyle vardır. Savaş ondan sonra 5 ay daha devam etmiştir.<br />
<br />
Bunları Mustafa Kemal’i görmezden gelmek için yazmıyorum, diğer kahramanları hatırlatmak için yazıyorum.<br />
<br />
***<br />
<br />
Benim bugün temas etmek istediğim asıl konu ne deniz ne de kara savaşlarının kahramanlarıdır.<br />
<br />
Asıl yazmak istediğim bir bütün olarak Çanakkale Zaferi’nin (Eğer zaferse, zafer olmadığını Çanakkale’nin geçilmesinin daha faydalı olacağını söyleyenler de var!) gerçek kahramanına işaret etmektir.<br />
<br />
Çanakkale Zaferi’nin gerçek kahramanı devrik sultan 2. Abdulhamid Han’dır.<br />
<br />
Evet yanlış duymadınız, dönemin padişahı Mehmed Reşad değil, Beylerbeyi’nde mecburi ikamete tabi tutulan devrik sultan 2. Abdulhamid Han’dır.<br />
<br />
Çünkü dönemin iktidar partisi İttihad ve Terakki  bırakın Çanakkale’de savunmayı İstanbul’dan bile çekilmeyi kararlaştırmıştı!<br />
<br />
***<br />
<br />
19 Şubat 1915 tarihinde düşman donanması Çanakkale Boğazı’na hücum etmeye başlamış, boğazın girişini ele geçirmişlerdi. Donanma Komutanı Amiral Carden İngiltere’ye bir telgraf çekerek, “14 gün sonra İstanbul’da olacağız” diye yazmıştı.<br />
<br />
İttihatçılar artık savunmamızın dayanamayacağına inanmışlar başkent İstanbul’un boşaltılarak Eskişehir ve Konya’ya nakledilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasına karar vermişlerdi. Eskişehir ve Konya’da padişahın meclisin ve bakanların yerleşeceği binalar ayarlanmış tefrişi yapılmıştı. Hangi vasıtalarla intikal edileceği planlanmış ve cepheden her 10 dakikada durum raporu istenmiştir.<br />
<br />
Anadolu’ya geçme planları yapılmıştı ama bir sorun vardı. İttihatçıların tahttan indirdikleri sabık sultan II. Abdulhamid Beylerbeyi sarayında zorunlu ikamete tabiydi ve onu da götürmek gerekiyordu. İstanbul’da bırakılırsa işgal güçleri onu padişaha karşı kullanabilirdi. Fakat 33 sene memleketi idare etmiş dirayetli Sultana bunu kim anlatacak ve kim ikna edecekti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Tartışmalardan sonra Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın başkanlığında bir heyet durumu Beylerbeyine giderek anlatma kararı verdi. Gittiler, Paşa durumun nezaketini anlattı. Sabık Sultan paşanın sözü bitince konuşmaya başladı.<br />
<br />
“Şevketli biraderimin hak-i paki şahanelerine arz-ı ubudiyet ederim. Endişeleri gayri varittir. Eğer dokunulmamış ise Çanakkale’yi ben zamanında fevkalade tahkim etmiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde Hakan’ın yapacağı şey tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp harp ede ede yıkılan kalelerinin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Kostantin’den geri kalmayız. Zat-ı şahaneye böylece arz edin müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim” der herhangi bir cevaba mahal bırakmadan kalkıp odadan çıkarak görüşmeyi bitirir.<br />
<br />
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş bu tedbirli padişahın kararlı ve isabetli tavrı Çanakkale Boğazı’nın geçileceği ihtimaline kanaat getiren maceracı İttihat ve Terakki iktidarını bu riskli karardan vazgeçirmiştir.<br />
<br />
Çanakkale’de direniş ondan sonra başlamıştır.<br />
<br />
Büyük adam sarayda da büyüktür sürgünde de.<br />
<br />
Mekanları cennet olsun.<br />
<img src="http://i.imgur.com/XVAfiRB.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: XVAfiRB.jpg]" class="mycode_img" /><br />
Resul Tosun/star.17 Mart 2015]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KENDİ CENAZE NAMAZINI KILAN ŞEHİTLER !!!]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-kendi-cenaze-namazini-kilan-sehitler-748.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 13:01:41 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-kendi-cenaze-namazini-kilan-sehitler-748.html</guid>
			<description><![CDATA["Babamım dostlarındandı. Dimdik yürüdü. Hani Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya, öyle biriydi. Ben çok küçüktüm, evimize misafir gelirdi. "Oğul" diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme. Hep bitip tükenmek bilmeyen harp hatıraları anlatırdı. Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış; Sakarya, Dumlupınar'da savaşmış. Ancak İzmir'in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti. Anlattıklarında hep acı, kan, cefa vardı. Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki? Şerbet içmek kadar kolaydı. "Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale'de !" derdi sık sık. Olur muydu??<br />
<br />
Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hucum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin... Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor...<br />
"Yavrularım... Aslanlarım... Biraz sonra Cenab-ı Rabb'ül Alem'in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim...Haydi ! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim..."<br />
Teyemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı;<br />
" Çocuklarım... Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım..."<br />
<br />
" Kabe Karşımızda... "<br />
<br />
Arkadan Of'lu Ali çavuş bağırır. " ER KİŞİ NİYETİNE... "<br />
O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti.<br />
<br />
Onlar Allah'a verdiği sözü tuttular..<br />
<img src="http://i.imgur.com/nYK3HkR.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: nYK3HkR.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Babamım dostlarındandı. Dimdik yürüdü. Hani Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya, öyle biriydi. Ben çok küçüktüm, evimize misafir gelirdi. "Oğul" diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme. Hep bitip tükenmek bilmeyen harp hatıraları anlatırdı. Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış; Sakarya, Dumlupınar'da savaşmış. Ancak İzmir'in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti. Anlattıklarında hep acı, kan, cefa vardı. Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki? Şerbet içmek kadar kolaydı. "Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale'de !" derdi sık sık. Olur muydu??<br />
<br />
Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hucum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin... Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor...<br />
"Yavrularım... Aslanlarım... Biraz sonra Cenab-ı Rabb'ül Alem'in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim...Haydi ! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim..."<br />
Teyemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı;<br />
" Çocuklarım... Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım..."<br />
<br />
" Kabe Karşımızda... "<br />
<br />
Arkadan Of'lu Ali çavuş bağırır. " ER KİŞİ NİYETİNE... "<br />
O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti.<br />
<br />
Onlar Allah'a verdiği sözü tuttular..<br />
<img src="http://i.imgur.com/nYK3HkR.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: nYK3HkR.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kolumu Kesiver Kumandanım]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-kolumu-kesiver-kumandanim-747.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 12:23:22 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-kolumu-kesiver-kumandanim-747.html</guid>
			<description><![CDATA[Çanakkale harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Bu soruya cevap niteliğinde Çanakkale muhârebelerinde kumandanlık yapmış ve yaralanmış olan emekli bir subay, hâtırâtında şöyle anlatıyor:<br />
<br />
Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe karşı yine zaferimiz ile netîcelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muhârebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin “Allah Allah…” nidâları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.<br />
<br />
Bir aralık, yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıztırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isâbetle hemen hemen tamamen kopacak hâle gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıztırâbını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:<br />
<br />
“–Şunu kesiver kumandanım!” dedi.<br />
<br />
Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecbûriyet ifâde ediyordu ki, gayr-i ihtiyârî çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken de:<br />
<br />
“–Üzülme Ali Çavuş, Allah vucûduna sağlık versin!” diye moral vermeye çalışıyordum.<br />
<br />
Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fânî vucûdunu da fedâ etti. Gözlerini hayata yumarken de:<br />
<br />
“–Vatan sağ olsun! Allah îmandan ayırmasın!.. Canım vatana fedâ olsun!..”cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü hâline gelmişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Çanakkale harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirâk etmiş bulunan kahraman yiğitler, zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:<br />
<br />
“Gönüllerimiz Allâh’a niyaz hâlindeydi. O’nun yardım ve istiânesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli olarak bize «Salât-ı Nâriyye»yi okutturuyorlardı… Böylece ilâhî yardıma nâil olduk…”<br />
<img src="http://i.imgur.com/ys4ib95.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ys4ib95.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, Erkam Yayınları.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çanakkale harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Bu soruya cevap niteliğinde Çanakkale muhârebelerinde kumandanlık yapmış ve yaralanmış olan emekli bir subay, hâtırâtında şöyle anlatıyor:<br />
<br />
Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe karşı yine zaferimiz ile netîcelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muhârebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin “Allah Allah…” nidâları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.<br />
<br />
Bir aralık, yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıztırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isâbetle hemen hemen tamamen kopacak hâle gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıztırâbını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:<br />
<br />
“–Şunu kesiver kumandanım!” dedi.<br />
<br />
Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecbûriyet ifâde ediyordu ki, gayr-i ihtiyârî çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken de:<br />
<br />
“–Üzülme Ali Çavuş, Allah vucûduna sağlık versin!” diye moral vermeye çalışıyordum.<br />
<br />
Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fânî vucûdunu da fedâ etti. Gözlerini hayata yumarken de:<br />
<br />
“–Vatan sağ olsun! Allah îmandan ayırmasın!.. Canım vatana fedâ olsun!..”cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü hâline gelmişti.<br />
<br />
***<br />
<br />
Çanakkale harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirâk etmiş bulunan kahraman yiğitler, zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:<br />
<br />
“Gönüllerimiz Allâh’a niyaz hâlindeydi. O’nun yardım ve istiânesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli olarak bize «Salât-ı Nâriyye»yi okutturuyorlardı… Böylece ilâhî yardıma nâil olduk…”<br />
<img src="http://i.imgur.com/ys4ib95.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ys4ib95.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, Erkam Yayınları.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[O lastiklerin bedeli Çanakkale'de Ödenecektir]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-o-lastiklerin-bedeli-canakkale-de-odenecektir-746.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 12:20:32 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-o-lastiklerin-bedeli-canakkale-de-odenecektir-746.html</guid>
			<description><![CDATA[Çanakkale Savaşı sırasında Yahudi bir tüccardan kamyon lastiği almak için zabit adayı Mehmet Muzaffer tarafından verilen sahte "yüzlük kaime", Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanlığındaki özel kasada özenle muhafaza ediliyor.<br />
<br />
Türk milletinin kaderinin yeniden yazıldığı Çanakkale Savaşları, birçok kahramanlık hikayesi barındırıyor. 100 yıl sonra Çanakkale Zaferi'ne ait mektuplar, anılar... Savaşın hangi şartlarla kazanıldığını, Mehmetçiğin kahramanlıklarını anlatan belgeler... Bunlardan biri de Asteğmen Mehmet Muzaffer'in kamyon lastiği almak için Yahudi tüccara verdiği sahte para.<br />
<br />
Mehmet Muzaffer'in çini mürekkep ve boya ile bir gecede hazırladığı yüzlük kaime, bugün Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanlığındaki özel kasada özenle muhafaza ediliyor.<br />
<br />
Asteğmen Mehmet Muzaffer, diğer cephelere asker ve malzeme sevkinde kullanılan araçların lastik ihtiyacı temin için karargah tarafından İstanbul'a gönderilir.<br />
<br />
Komutanlarının emri üzerine lastik almak üzere İstanbul'a gelen Mehmet Muzaffer, aradığı lastikleri Karaköy'de Yahudi bir tüccarda bulur. O yıllarda İstanbul'da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardır ve lastikleri ise yok denecek kadar azdır. Yahudi tüccarla anlaşan Muzaffer, lastikler için ödenecek parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye'ye gider.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bedeli Çanakkale'de...</span><br />
<br />
Yazıyı okuyan Yarbay, "Ne alınacak ?" diye sorar. "Oto ve kamyon lastiği" deyince kızar: "Bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak para bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git insanı günaha sokma. Para mara yok!"<br />
<br />
Mehmet Muzaffer, Erkanı Harbiye'den çıkar. Beyazıt Meydanı'nda yürürken aklına bir çözüm gelir. Doğru Yahudi tüccarın yanına gider. Paranın sabaha hazır olacağını, gemiye yetiştirmek için lastikleri erkenden alacağını söyler.<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'nın başlarından itibaren çıkarılan ve karşılıklarının harpten sonra altın olarak ödeneceği yazılan "evrakı nakdiye"nin basımında kullanılan kağıdın aynısını Karaköy'de tedarik eden Mehmet Muzaffer, bütün gece çini mürekkebi ve boya ile 100 kaime taklit eder.<br />
<br />
Kahraman asker, "Bedeli Dersaadet'te altın olarak tesviye olunacaktır" ibaresi yerine ise "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır" yazar. Mehmet Muzaffer, "yüzlük kaime"yi tüccara verir ve lastikler, Sirkeci'den Çanakkale'ye gidecek gemiye yüklenir. Birkaç gün sonra Yahudi tüccar elindeki parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankasına gider, paranın sahte olduğunu burada öğrenir.<br />
<br />
Üstelik o dönemdeki en büyük kağıt para ellilik kaimedir. Mehmet Muzaffer, bir gecede iki sahte para yapamayacağı için 50 kaimeye benzeterek yüzlük kaime yapar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Polis okuluna verildi</span><br />
<br />
Yahudi tüccar olayı büyütmek istemez ama hikaye tüm İstanbul'a yayılır. Şehzade Abdülhalim Efendi, karşılığını vererek tüccardan parayı alır, zarif sedef kakmalı, içi kadife bir mücevher çekmecesine yerleştir ve İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesine hediye eder.<br />
<br />
1970'e kadar burada sergilenen "evrakı nakdiye" halen Ankara Gölbaşı'ndaki Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarında koruma altında tutuluyor.<br />
<br />
Kriminal polisi, özel bir odada çelik kasada tutulan bu paraya gözü gibi bakıyor. Mehmet Muzaffer teğmen rütbesiyle Gazze'de şehit düşer. Kahraman mehmetçik, geriye, savaşın yokluk içinde hangi şartlarda kazanıldığını gösteren ibretlik bir hatıra bırakır.<br />
<img src="http://i.imgur.com/OkeoZ4f.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: OkeoZ4f.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çanakkale Savaşı sırasında Yahudi bir tüccardan kamyon lastiği almak için zabit adayı Mehmet Muzaffer tarafından verilen sahte "yüzlük kaime", Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanlığındaki özel kasada özenle muhafaza ediliyor.<br />
<br />
Türk milletinin kaderinin yeniden yazıldığı Çanakkale Savaşları, birçok kahramanlık hikayesi barındırıyor. 100 yıl sonra Çanakkale Zaferi'ne ait mektuplar, anılar... Savaşın hangi şartlarla kazanıldığını, Mehmetçiğin kahramanlıklarını anlatan belgeler... Bunlardan biri de Asteğmen Mehmet Muzaffer'in kamyon lastiği almak için Yahudi tüccara verdiği sahte para.<br />
<br />
Mehmet Muzaffer'in çini mürekkep ve boya ile bir gecede hazırladığı yüzlük kaime, bugün Kriminal Polis Laboratuvarı Daire Başkanlığındaki özel kasada özenle muhafaza ediliyor.<br />
<br />
Asteğmen Mehmet Muzaffer, diğer cephelere asker ve malzeme sevkinde kullanılan araçların lastik ihtiyacı temin için karargah tarafından İstanbul'a gönderilir.<br />
<br />
Komutanlarının emri üzerine lastik almak üzere İstanbul'a gelen Mehmet Muzaffer, aradığı lastikleri Karaköy'de Yahudi bir tüccarda bulur. O yıllarda İstanbul'da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardır ve lastikleri ise yok denecek kadar azdır. Yahudi tüccarla anlaşan Muzaffer, lastikler için ödenecek parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye'ye gider.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bedeli Çanakkale'de...</span><br />
<br />
Yazıyı okuyan Yarbay, "Ne alınacak ?" diye sorar. "Oto ve kamyon lastiği" deyince kızar: "Bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak para bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git insanı günaha sokma. Para mara yok!"<br />
<br />
Mehmet Muzaffer, Erkanı Harbiye'den çıkar. Beyazıt Meydanı'nda yürürken aklına bir çözüm gelir. Doğru Yahudi tüccarın yanına gider. Paranın sabaha hazır olacağını, gemiye yetiştirmek için lastikleri erkenden alacağını söyler.<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'nın başlarından itibaren çıkarılan ve karşılıklarının harpten sonra altın olarak ödeneceği yazılan "evrakı nakdiye"nin basımında kullanılan kağıdın aynısını Karaköy'de tedarik eden Mehmet Muzaffer, bütün gece çini mürekkebi ve boya ile 100 kaime taklit eder.<br />
<br />
Kahraman asker, "Bedeli Dersaadet'te altın olarak tesviye olunacaktır" ibaresi yerine ise "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır" yazar. Mehmet Muzaffer, "yüzlük kaime"yi tüccara verir ve lastikler, Sirkeci'den Çanakkale'ye gidecek gemiye yüklenir. Birkaç gün sonra Yahudi tüccar elindeki parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankasına gider, paranın sahte olduğunu burada öğrenir.<br />
<br />
Üstelik o dönemdeki en büyük kağıt para ellilik kaimedir. Mehmet Muzaffer, bir gecede iki sahte para yapamayacağı için 50 kaimeye benzeterek yüzlük kaime yapar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Polis okuluna verildi</span><br />
<br />
Yahudi tüccar olayı büyütmek istemez ama hikaye tüm İstanbul'a yayılır. Şehzade Abdülhalim Efendi, karşılığını vererek tüccardan parayı alır, zarif sedef kakmalı, içi kadife bir mücevher çekmecesine yerleştir ve İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesine hediye eder.<br />
<br />
1970'e kadar burada sergilenen "evrakı nakdiye" halen Ankara Gölbaşı'ndaki Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarında koruma altında tutuluyor.<br />
<br />
Kriminal polisi, özel bir odada çelik kasada tutulan bu paraya gözü gibi bakıyor. Mehmet Muzaffer teğmen rütbesiyle Gazze'de şehit düşer. Kahraman mehmetçik, geriye, savaşın yokluk içinde hangi şartlarda kazanıldığını gösteren ibretlik bir hatıra bırakır.<br />
<img src="http://i.imgur.com/OkeoZ4f.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: OkeoZ4f.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[OSMANLI PASAPORTU ve DEĞERİ]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-pasaportu-ve-degeri-744.html</link>
			<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 17:30:00 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-pasaportu-ve-degeri-744.html</guid>
			<description><![CDATA[Osmanlı 19. Yüzyıl'da dünyanın her yerine konsolosluklar açıyordu.<br />
Özellikle imparatorluk toprakları dışında kalan Müslümanlar'a uzanmak için büyük çaba harcandı.<br />
Singapur'dan Bataiva'ya, Bombay'dan Kalküta'ya kadar her yere elçileriyle gitti.<br />
Madras'da, Karaçi'de fahri konsolosluklar açtı. Doğu Hindistan'da, Hollandalılar'ın zulmünden bunalan Hadramut Müslümanları'na OSMANLI PASAPORTU dağıttı.<br />
<br />
Cava'dan bile İstanbul'a öğrenciler taşıdı.<br />
Osmanlı sevgisi sınırlarımızı aşmış, Müslüman halklar Dolmabahçe'ye "Sizinleyiz" mesajları yağdırmaya başlamıştı. "Türkler insan değil" diyen bir Başbakan vardı o sıralar İngiltere'de. Osmanlı sevgisinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı. Türk-Yunan savaşı başladığında, Hindistan'daki Müslüman halklar sokağa dökülmüş, "Osmanlı" lehine yürüyüş yapıyordu. İngiltere de öfkeyle Karaçi'deki konsolosumuzu istenmeyen adam ilan ederek sınırdışı ediyordu.<br />
Osmanlı'nın o dönemde Hindistan'da çıkardığı gazete İngilizler tarafından kapatılıyordu. Müthiş bir İngiliz zulmü vardı Hindistan'da. Binlerce Hintli'yi Güney Afrika'ya taşımış, köle gibi kırbaçlayarak madenlerde çalıştırıyordu. Zulüm öyle hale geldi ki Güney Afrika'daki Hintli Müslümanlar İstanbul'a "Osmanlı himayesine girmek istiyoruz" mesajını gönderdi. 1898 İspanyol-Amerika savaşı çıktığında Washington'dan Dolmabahçe'ye elçi geliyordu. "Biz Müslümanlarla değil İspanyollar ile savaşıyoruz" diyordu elçi.<br />
Ve rica ediyordu; "Lütfen müdahale edin, İspanyollar'ın yanında yer alan Filipinli Müslümanlar'ın ABD'ye karşı silaha sarılmalarını engelleyin" diyordu.<br />
<br />
1900'de İngiliz elçi kapıyı çalıyor, "Müslümanlar'ın da katıldığı Çin'deki Bokserler isyanı"na padişahın müdahale etmesini itiyordu. İslam dünyası üzerinde böyle bir sevgi seline varan manevi gücü vardı Osmanlı'nın. Osmanlı'nın gönüllerdeki sınırları tüm dünyaya ulaşmıştı.<br />
<br />
Abdülhamid Han bu MANEVİ GÜÇ'ü "BÜYÜK GÜÇLER KULÜBÜ"ne dahil olmak için kullandı. Bir taraftan Osmanlı'nın borçlarını sıfırlıyor, diğer yandan da tanzimatla birlikte çöküşe geçen imparatorluğa masada yer açmak için çalışıyordu. Ne zamanki borçları sıfırladı, işte o anda içerideki HAİNLER tarafından tahttan indirildi ve GÜCÜNÜ KEŞFEDEN imparatorluk parçalandı.<br />
Bugün baktığımızda değişen hiçbir şey yok.<br />
<br />
YENİ TÜRKİYE diye yeniden yapılanan ülkeye, Osmanlı tebası altında yüzyıllarca yaşayan Ortadoğu halklarından büyük bir teveccüh başladı. CIA bölgede araştırma yaptı, Erdoğan adaylığını koysa her Arap ülkesinde seçimi kazanıyordu. Müthiş bir gönül bağı kurulmuştu. Ekonomik ve siyasi köprüler inşa ediliyordu. Ve dahası YENİ TÜRKİYE, çözüm süreciyle iç barışı sağlamaya gidiyordu. Ortadoğu'daki nüfuzu da müthiş bir ivmeyle hız kazanıyordu.<br />
<br />
Türkiye Cumhurbaşkanı çıkıp "GÜCÜNÜ KEŞFET" sloganı eşliğinde yeni ülke markasını tanıtır hale geliyordu.<br />
Hemen harekete geçtiler, düğmeye bastılar.<br />
<br />
Tıpkı geçmişte Osmanlı topraklarında çıkardıkları "MEHDİ" ve "HALİFE" isyanları gibi burnumuzun dibinde örgütler kurdular. Kimini getirip sınırımıza dayadılar.<br />
<br />
İçeride de zaten geçmişteki gibi YERLİ işbirlikçiler çoktu. Enerji hatlarına inen, IMF'i kovmuş ve Dünya Bankası'nın başına geçmeye hazırlanan YENİ TÜRKİYE çok oluyordu. OSLO ve Gezi ile geldiler olmadı. 17 Aralık ile saldırdılar başaramadılar. IŞİD'i getirip kapımıza dayadılar, içeriyi karıştırıp çözüm sürecini toprağa gömmek istiyorlar. Bu ülkenin KAN gölüne dönmesi için yanıyor dışarıda birileri.<br />
<br />
Ve içeride de birileri ÇANAKÇI olmuş gaz veriyor. AKIL tutulması yaşayan bu işbirlikçiler sınırımızın 300 metre ötesinde yaşananlara hiç ama hiç bakmıyor.<br />
<br />
Bu ülkede çatışmayı körüklemenin ne anlama geleceğini hissedemiyorlar. Tarihini zerre bilmeyen nesiller yetiştirdik. Onun içindir ne 100 yıl öncesine bakabiliyorlar...<br />
<br />
Ne de Suriye ve Irak'ta yaşanan dehşetin ne anlama geldiğine.<br />
Allah akıl-fikir versin!!!<br />
<img src="http://i.imgur.com/RnHhSaF.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: RnHhSaF.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Osmanlı 19. Yüzyıl'da dünyanın her yerine konsolosluklar açıyordu.<br />
Özellikle imparatorluk toprakları dışında kalan Müslümanlar'a uzanmak için büyük çaba harcandı.<br />
Singapur'dan Bataiva'ya, Bombay'dan Kalküta'ya kadar her yere elçileriyle gitti.<br />
Madras'da, Karaçi'de fahri konsolosluklar açtı. Doğu Hindistan'da, Hollandalılar'ın zulmünden bunalan Hadramut Müslümanları'na OSMANLI PASAPORTU dağıttı.<br />
<br />
Cava'dan bile İstanbul'a öğrenciler taşıdı.<br />
Osmanlı sevgisi sınırlarımızı aşmış, Müslüman halklar Dolmabahçe'ye "Sizinleyiz" mesajları yağdırmaya başlamıştı. "Türkler insan değil" diyen bir Başbakan vardı o sıralar İngiltere'de. Osmanlı sevgisinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı. Türk-Yunan savaşı başladığında, Hindistan'daki Müslüman halklar sokağa dökülmüş, "Osmanlı" lehine yürüyüş yapıyordu. İngiltere de öfkeyle Karaçi'deki konsolosumuzu istenmeyen adam ilan ederek sınırdışı ediyordu.<br />
Osmanlı'nın o dönemde Hindistan'da çıkardığı gazete İngilizler tarafından kapatılıyordu. Müthiş bir İngiliz zulmü vardı Hindistan'da. Binlerce Hintli'yi Güney Afrika'ya taşımış, köle gibi kırbaçlayarak madenlerde çalıştırıyordu. Zulüm öyle hale geldi ki Güney Afrika'daki Hintli Müslümanlar İstanbul'a "Osmanlı himayesine girmek istiyoruz" mesajını gönderdi. 1898 İspanyol-Amerika savaşı çıktığında Washington'dan Dolmabahçe'ye elçi geliyordu. "Biz Müslümanlarla değil İspanyollar ile savaşıyoruz" diyordu elçi.<br />
Ve rica ediyordu; "Lütfen müdahale edin, İspanyollar'ın yanında yer alan Filipinli Müslümanlar'ın ABD'ye karşı silaha sarılmalarını engelleyin" diyordu.<br />
<br />
1900'de İngiliz elçi kapıyı çalıyor, "Müslümanlar'ın da katıldığı Çin'deki Bokserler isyanı"na padişahın müdahale etmesini itiyordu. İslam dünyası üzerinde böyle bir sevgi seline varan manevi gücü vardı Osmanlı'nın. Osmanlı'nın gönüllerdeki sınırları tüm dünyaya ulaşmıştı.<br />
<br />
Abdülhamid Han bu MANEVİ GÜÇ'ü "BÜYÜK GÜÇLER KULÜBÜ"ne dahil olmak için kullandı. Bir taraftan Osmanlı'nın borçlarını sıfırlıyor, diğer yandan da tanzimatla birlikte çöküşe geçen imparatorluğa masada yer açmak için çalışıyordu. Ne zamanki borçları sıfırladı, işte o anda içerideki HAİNLER tarafından tahttan indirildi ve GÜCÜNÜ KEŞFEDEN imparatorluk parçalandı.<br />
Bugün baktığımızda değişen hiçbir şey yok.<br />
<br />
YENİ TÜRKİYE diye yeniden yapılanan ülkeye, Osmanlı tebası altında yüzyıllarca yaşayan Ortadoğu halklarından büyük bir teveccüh başladı. CIA bölgede araştırma yaptı, Erdoğan adaylığını koysa her Arap ülkesinde seçimi kazanıyordu. Müthiş bir gönül bağı kurulmuştu. Ekonomik ve siyasi köprüler inşa ediliyordu. Ve dahası YENİ TÜRKİYE, çözüm süreciyle iç barışı sağlamaya gidiyordu. Ortadoğu'daki nüfuzu da müthiş bir ivmeyle hız kazanıyordu.<br />
<br />
Türkiye Cumhurbaşkanı çıkıp "GÜCÜNÜ KEŞFET" sloganı eşliğinde yeni ülke markasını tanıtır hale geliyordu.<br />
Hemen harekete geçtiler, düğmeye bastılar.<br />
<br />
Tıpkı geçmişte Osmanlı topraklarında çıkardıkları "MEHDİ" ve "HALİFE" isyanları gibi burnumuzun dibinde örgütler kurdular. Kimini getirip sınırımıza dayadılar.<br />
<br />
İçeride de zaten geçmişteki gibi YERLİ işbirlikçiler çoktu. Enerji hatlarına inen, IMF'i kovmuş ve Dünya Bankası'nın başına geçmeye hazırlanan YENİ TÜRKİYE çok oluyordu. OSLO ve Gezi ile geldiler olmadı. 17 Aralık ile saldırdılar başaramadılar. IŞİD'i getirip kapımıza dayadılar, içeriyi karıştırıp çözüm sürecini toprağa gömmek istiyorlar. Bu ülkenin KAN gölüne dönmesi için yanıyor dışarıda birileri.<br />
<br />
Ve içeride de birileri ÇANAKÇI olmuş gaz veriyor. AKIL tutulması yaşayan bu işbirlikçiler sınırımızın 300 metre ötesinde yaşananlara hiç ama hiç bakmıyor.<br />
<br />
Bu ülkede çatışmayı körüklemenin ne anlama geleceğini hissedemiyorlar. Tarihini zerre bilmeyen nesiller yetiştirdik. Onun içindir ne 100 yıl öncesine bakabiliyorlar...<br />
<br />
Ne de Suriye ve Irak'ta yaşanan dehşetin ne anlama geldiğine.<br />
Allah akıl-fikir versin!!!<br />
<img src="http://i.imgur.com/RnHhSaF.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: RnHhSaF.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>