<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[siberbilgi - İLGİNÇ TARİHİ BİLGİLER]]></title>
		<link>https://www.siberbilgi.net/</link>
		<description><![CDATA[siberbilgi - https://www.siberbilgi.net]]></description>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 13:49:07 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Feodalitenin ortaya çıkışı ve yıkılışı. (Derebeylik Sistemi)]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-feodalitenin-ortaya-cikisi-ve-yikilisi-derebeylik-sistemi-831.html</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2018 06:24:55 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=416">merve</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-feodalitenin-ortaya-cikisi-ve-yikilisi-derebeylik-sistemi-831.html</guid>
			<description><![CDATA[Batı roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra ortaya büyük bir otorite boşluğu çıktı.Bu anarşi ortamında ekonomi kötüye gidiyor,yiyecek sıkıntısı baş gösteriyordu.Halkın kafası karışmış ,toprağı işleyemez hale gelmişti.böyle bir dönemde bir takım kimseler (yerel tüccarlar ve köle sahipleri) köylülere onları koruyacaklarını söyleyerek himayeleri altına aldılar.köleleri de topraklardan ayrılmamak koşulu ile serbest bıraktılar.Köylüler ahşap ve toprak barınaklarda kendileri ise -o zamana göre-lüks şato ve kalelerde kaldılar.Toprakla uğraşan,sabah akşam demeden çalışan,herhangi bir geliri ve mülkiyet sahibi olmadığı halde var gücüyle çalışan köylü,günün sonunda bir tabak yemek yiyebilirse sahibine şükrediyordu.<br />
Böylece ortaya senyör(koruyan) ve serf (köylü-korunan) vasal ilişkisi çıktı.<br />
(Vasal ilişkisi koruyan-korunan ilişkisidir.Serf ile senyör arasında olabileceği gibi kral ile senyör arasında da olabilmektedir.)<br />
Senyörler kendilerini korumak ve halktan vergi toplamak için adamlara ihtiyaç duydu.Bu adamlara şövalye denilmektedir.(günümüzde İngiltere ve Fransa gibi bazı köklü avrupa ülkelerinde bu unvan kullanılır.Parayla satılabilir,devleti için önemli bir iş yapan birine verilebilir.Ancak eski işlevi kalmamıştır.)Şövalyeler her ne kadar senyörlerin adamları olsa da kendi aralarında yazılı yazısız kanunları vardır.(Silahsız düşmana saldırmamak,kadın,çocuk ve yaşlıları korumak,vatanını savunmak gibi.)<br />
Senyörler barış zamanında topraklarında bulunur.Her bakımdan kendilerini güçlendirir.Rekabet ettikleri diğer senyörleri geçmeye çalışırlardı.Hatta kralı bile diğer senyörlerle ittifak kurup etkileri altına almayı başarmışlardır.(1215 Magna Carta)<br />
Batı Roma imparatorluğunun yıkılışı ve İstanbul un fethi arasındaki döneme (476-1453) Ortaçağ denir.Feodalite bu tarihler arasında altın çağını yaşamıştır.Sonraki dönemlerde de belli belirsiz şekilde devam etmiştir.-Osmanlı daki ayanlık sistemi gibi-<br />
Gelelim feodalitenin yıkılışına;<br />
Ortaçağ da kaleler ve surları yıkacak teknoloji yoktu.Kalenin içine kapananlar ambarları doluysa aylarca belki de senelerce direnebilirdi.Böyle bir durumda kralın eli kolu bağlanır,ülkesi saldırıya açık hale gelir,kuvvetlerini bölmek zorunda kalırdı.Halkın gözünde ve senyörler arasında itibarı zedelenirdi.Ancak İstanbul un fethiyle bu büyük kalelerin ve surların aslında yıkılabileceği o kadarda güçlü yapılar olmadıkları, büyük demir gülleler atan toplarla yerle bir edilebileceği anlaşılmıştır.<br />
Artık kral;sorun çıkaran,düşmanla işbirliği içinde olan,başına buyruk hareket edip krala uymayan derebeylerini yenebilecek güce ulaşmıştır.<br />
Ateşli silahların bulunması ile birlikte feodalite yıkılmış,merkezi krallıklar güçlenmiş,siyasi yapı şekillenmiş,kralların gücü ve otoritesi tekrar tesis edilmiştir.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><hr class="mycode_hr" />
<img src="https://i.hizliresim.com/vjG6Qp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: vjG6Qp.jpg]" class="mycode_img" /></div>
Alıntıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Batı roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra ortaya büyük bir otorite boşluğu çıktı.Bu anarşi ortamında ekonomi kötüye gidiyor,yiyecek sıkıntısı baş gösteriyordu.Halkın kafası karışmış ,toprağı işleyemez hale gelmişti.böyle bir dönemde bir takım kimseler (yerel tüccarlar ve köle sahipleri) köylülere onları koruyacaklarını söyleyerek himayeleri altına aldılar.köleleri de topraklardan ayrılmamak koşulu ile serbest bıraktılar.Köylüler ahşap ve toprak barınaklarda kendileri ise -o zamana göre-lüks şato ve kalelerde kaldılar.Toprakla uğraşan,sabah akşam demeden çalışan,herhangi bir geliri ve mülkiyet sahibi olmadığı halde var gücüyle çalışan köylü,günün sonunda bir tabak yemek yiyebilirse sahibine şükrediyordu.<br />
Böylece ortaya senyör(koruyan) ve serf (köylü-korunan) vasal ilişkisi çıktı.<br />
(Vasal ilişkisi koruyan-korunan ilişkisidir.Serf ile senyör arasında olabileceği gibi kral ile senyör arasında da olabilmektedir.)<br />
Senyörler kendilerini korumak ve halktan vergi toplamak için adamlara ihtiyaç duydu.Bu adamlara şövalye denilmektedir.(günümüzde İngiltere ve Fransa gibi bazı köklü avrupa ülkelerinde bu unvan kullanılır.Parayla satılabilir,devleti için önemli bir iş yapan birine verilebilir.Ancak eski işlevi kalmamıştır.)Şövalyeler her ne kadar senyörlerin adamları olsa da kendi aralarında yazılı yazısız kanunları vardır.(Silahsız düşmana saldırmamak,kadın,çocuk ve yaşlıları korumak,vatanını savunmak gibi.)<br />
Senyörler barış zamanında topraklarında bulunur.Her bakımdan kendilerini güçlendirir.Rekabet ettikleri diğer senyörleri geçmeye çalışırlardı.Hatta kralı bile diğer senyörlerle ittifak kurup etkileri altına almayı başarmışlardır.(1215 Magna Carta)<br />
Batı Roma imparatorluğunun yıkılışı ve İstanbul un fethi arasındaki döneme (476-1453) Ortaçağ denir.Feodalite bu tarihler arasında altın çağını yaşamıştır.Sonraki dönemlerde de belli belirsiz şekilde devam etmiştir.-Osmanlı daki ayanlık sistemi gibi-<br />
Gelelim feodalitenin yıkılışına;<br />
Ortaçağ da kaleler ve surları yıkacak teknoloji yoktu.Kalenin içine kapananlar ambarları doluysa aylarca belki de senelerce direnebilirdi.Böyle bir durumda kralın eli kolu bağlanır,ülkesi saldırıya açık hale gelir,kuvvetlerini bölmek zorunda kalırdı.Halkın gözünde ve senyörler arasında itibarı zedelenirdi.Ancak İstanbul un fethiyle bu büyük kalelerin ve surların aslında yıkılabileceği o kadarda güçlü yapılar olmadıkları, büyük demir gülleler atan toplarla yerle bir edilebileceği anlaşılmıştır.<br />
Artık kral;sorun çıkaran,düşmanla işbirliği içinde olan,başına buyruk hareket edip krala uymayan derebeylerini yenebilecek güce ulaşmıştır.<br />
Ateşli silahların bulunması ile birlikte feodalite yıkılmış,merkezi krallıklar güçlenmiş,siyasi yapı şekillenmiş,kralların gücü ve otoritesi tekrar tesis edilmiştir.<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><hr class="mycode_hr" />
<img src="https://i.hizliresim.com/vjG6Qp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: vjG6Qp.jpg]" class="mycode_img" /></div>
Alıntıdır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı Almanya´nın V1 ve V2 Füzeleri]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-ikinci-dunya-savasi-almanya%C2%B4nin-v1-ve-v2-fuzeleri-826.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Mar 2018 20:42:29 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-ikinci-dunya-savasi-almanya%C2%B4nin-v1-ve-v2-fuzeleri-826.html</guid>
			<description><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı´nın önemli bir yönü de‚ o güne değin görülmemiş taktik ve silahların kullanılmasıdır. Almanya bu anlamda önder ülkedir.<br />
<br />
Günümüz modern savaş füzelerinin atası sayılan V Füzeleri de II. Dünya Savaşı sonunda Almanya´nın son bir çırpınış olarak kullandığı bir silahtır.<br />
<br />
Şimdi bu füzeleri yakından tanıyalım:<br />
<br />
V Füzeleri (V1 - V2) Almanların İkinci Dünya Savaşı´nda kullandıkları gizli silhların adıdır. İki değişik şekilde kullanılmış olduğu için‚ VI ve V2 kısaltmış adları ile anılmaktadır.<br />
<br />
Almanlarca misilleme silhı denen Vergeltnngswaffe kelimesinin baş harfinden alınmıştır. İkinci Dünya Savaşı´nın sonlarına doğru‚ Avrupa´nın Batı bölümlerinden İngiltere´ye atılmak suretiyle kullanılmıştır.<br />
<br />
VI 12 - 13 Haziran 1944 gecesi Londra üzerine düşürülmüş ve büyük bir paniğin çıkmasına sebep olmuştur. V2 silahı da 8 Eylül 1944 gecesi İngiltere´ye fırlatılmıştır. Büyük zararlara sebep olan bu silahlar‚ İkinci Dünya Savaşı´nın Almanya´nın lehine sonuçlanmasını sağlayamamıştır.<br />
<br />
Hitler´in ölümcül V 2 silahı menzili uygun yerden atılırsa Londra´ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler´den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. Keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını‚ maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya´daki bir kasaba olan Nordhausen kasabasında‚ bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. Fiziken 14 m uzunluğunda‚ 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile‚ yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided Missile uygulaması sayılır.<br />
<br />
Yanında duranlar bunun uçabilen birşey olduğuna bile ihtimal vermezdi. Ağırlığının çok büyük kısmı yakıttı‚ kalkışı yavaştı‚ yakıt tüketildikte hızlanır‚ az miktarda savaş başlığı taşıyabilirdi. O yüzden de içindeki yakıt tamamen bitmeden patlayacak menzillerden atılırdı. Ayda yaklaşık 600 adet üretilebiliyordu. V2´ler seri üretilebildikleri tarihten itibaren yaklaşık 8 ay boyunca müttefik hedeflere ölüm kustular.<br />
<br />
Aslında bu dönemde Alman anakarası üzerinde bile hava hakimiyeti müttefiklerce ele geçirilmişti. Silahı durduramadıklarından‚ silahın üretimini durduracak bombardımanlar planladılar. Ancak nerede üretildiğini dahi bilmiyorlardı. İstihbarat servislerinden gelen raporlara göre roketin tasarımcı ve üretici beyin takımının saklandığı kasabaları vurmaya çalıştılar. V2´ler gezici rampalardan atılabiliyordu. Bu da roketleri kalkmadan vurmalarını tesadüflere bırakıyordu. Bu anlamda V2´yi de‚ üretimini de durduramadılar.<br />
<br />
Savaşın sonlarında Amerikalı askerler silahın üretildiği Nordhausen kasabasına girdiler. Çok ciddi bir direniş ile karşılaştılar. Oysa burasını da işgal edilecek sıradan bir Alman kasabası sanıyorlardı. Kasabaya girip‚ yeraltına inşa edilen tesisi bulduklarında‚ gözlerine inanamadıkları teknoloji ile karşılaştılar. 10 yıl sonraki teknoloji hemen önlerinde duruyordu. üretimde kullanılan esir köle işçilerden sağ bulduklarını kurtardılar ve V2 ile ilgili her döküman‚ bitmiş roket ve parçayı Amerika´ya taşıdılar. Bu miktar binlerce tona varıyordu. <br />
Roketin ve V2´nin babası Alman mühendis Wernher Von Braun´u da başka bir yerde ele geçirdiler. Onu da Amerika´ya götürüp kendi roket programlarını başlattılar. Ele geçirildiğinde Von Braun´un sol kolu kırıktı ve alçıdaydı.<br />
<br />
Bununla beraber, V1 ve V2 gibi fonksiyonel başarılar üreten Nazi roket programı bir askeri fiyaskodur. Almanlar roket programına milyarlarca Mark yatırdılar. Hem de sıkışık savaş ekonomisi esnasında. Ancak roketlerinden askeri anlamda‚ silah olarak‚ kesinlikle savaşın kaderini değiştirecek verimli sonuçlar alamadılar. V2‚ ileriki uzay ve balistik roket programlarına yapılmış bir yatırım olarak havacılık tarihinde yerini aldı.<br />
<br />
Amerikalılar savaştan 10 yıl kadar sonra bile V2´nin temel alındığı yeni roketler ile uğraşıyordu. Wernher Von Braun ise aslında en başından beri hayali olan şeyin‚ uzay yolculuğunun peşine Amerika hesabına düştü. İlk başarılı fırlatmayı sağlayan Atlas roketini dizayn etti.<br />
<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/NZJZR5.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: NZJZR5.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<img src="https://i.hizliresim.com/azRzb5.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: azRzb5.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı´nın önemli bir yönü de‚ o güne değin görülmemiş taktik ve silahların kullanılmasıdır. Almanya bu anlamda önder ülkedir.<br />
<br />
Günümüz modern savaş füzelerinin atası sayılan V Füzeleri de II. Dünya Savaşı sonunda Almanya´nın son bir çırpınış olarak kullandığı bir silahtır.<br />
<br />
Şimdi bu füzeleri yakından tanıyalım:<br />
<br />
V Füzeleri (V1 - V2) Almanların İkinci Dünya Savaşı´nda kullandıkları gizli silhların adıdır. İki değişik şekilde kullanılmış olduğu için‚ VI ve V2 kısaltmış adları ile anılmaktadır.<br />
<br />
Almanlarca misilleme silhı denen Vergeltnngswaffe kelimesinin baş harfinden alınmıştır. İkinci Dünya Savaşı´nın sonlarına doğru‚ Avrupa´nın Batı bölümlerinden İngiltere´ye atılmak suretiyle kullanılmıştır.<br />
<br />
VI 12 - 13 Haziran 1944 gecesi Londra üzerine düşürülmüş ve büyük bir paniğin çıkmasına sebep olmuştur. V2 silahı da 8 Eylül 1944 gecesi İngiltere´ye fırlatılmıştır. Büyük zararlara sebep olan bu silahlar‚ İkinci Dünya Savaşı´nın Almanya´nın lehine sonuçlanmasını sağlayamamıştır.<br />
<br />
Hitler´in ölümcül V 2 silahı menzili uygun yerden atılırsa Londra´ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler´den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. Keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını‚ maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya´daki bir kasaba olan Nordhausen kasabasında‚ bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. Fiziken 14 m uzunluğunda‚ 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile‚ yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided Missile uygulaması sayılır.<br />
<br />
Yanında duranlar bunun uçabilen birşey olduğuna bile ihtimal vermezdi. Ağırlığının çok büyük kısmı yakıttı‚ kalkışı yavaştı‚ yakıt tüketildikte hızlanır‚ az miktarda savaş başlığı taşıyabilirdi. O yüzden de içindeki yakıt tamamen bitmeden patlayacak menzillerden atılırdı. Ayda yaklaşık 600 adet üretilebiliyordu. V2´ler seri üretilebildikleri tarihten itibaren yaklaşık 8 ay boyunca müttefik hedeflere ölüm kustular.<br />
<br />
Aslında bu dönemde Alman anakarası üzerinde bile hava hakimiyeti müttefiklerce ele geçirilmişti. Silahı durduramadıklarından‚ silahın üretimini durduracak bombardımanlar planladılar. Ancak nerede üretildiğini dahi bilmiyorlardı. İstihbarat servislerinden gelen raporlara göre roketin tasarımcı ve üretici beyin takımının saklandığı kasabaları vurmaya çalıştılar. V2´ler gezici rampalardan atılabiliyordu. Bu da roketleri kalkmadan vurmalarını tesadüflere bırakıyordu. Bu anlamda V2´yi de‚ üretimini de durduramadılar.<br />
<br />
Savaşın sonlarında Amerikalı askerler silahın üretildiği Nordhausen kasabasına girdiler. Çok ciddi bir direniş ile karşılaştılar. Oysa burasını da işgal edilecek sıradan bir Alman kasabası sanıyorlardı. Kasabaya girip‚ yeraltına inşa edilen tesisi bulduklarında‚ gözlerine inanamadıkları teknoloji ile karşılaştılar. 10 yıl sonraki teknoloji hemen önlerinde duruyordu. üretimde kullanılan esir köle işçilerden sağ bulduklarını kurtardılar ve V2 ile ilgili her döküman‚ bitmiş roket ve parçayı Amerika´ya taşıdılar. Bu miktar binlerce tona varıyordu. <br />
Roketin ve V2´nin babası Alman mühendis Wernher Von Braun´u da başka bir yerde ele geçirdiler. Onu da Amerika´ya götürüp kendi roket programlarını başlattılar. Ele geçirildiğinde Von Braun´un sol kolu kırıktı ve alçıdaydı.<br />
<br />
Bununla beraber, V1 ve V2 gibi fonksiyonel başarılar üreten Nazi roket programı bir askeri fiyaskodur. Almanlar roket programına milyarlarca Mark yatırdılar. Hem de sıkışık savaş ekonomisi esnasında. Ancak roketlerinden askeri anlamda‚ silah olarak‚ kesinlikle savaşın kaderini değiştirecek verimli sonuçlar alamadılar. V2‚ ileriki uzay ve balistik roket programlarına yapılmış bir yatırım olarak havacılık tarihinde yerini aldı.<br />
<br />
Amerikalılar savaştan 10 yıl kadar sonra bile V2´nin temel alındığı yeni roketler ile uğraşıyordu. Wernher Von Braun ise aslında en başından beri hayali olan şeyin‚ uzay yolculuğunun peşine Amerika hesabına düştü. İlk başarılı fırlatmayı sağlayan Atlas roketini dizayn etti.<br />
<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/NZJZR5.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: NZJZR5.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<img src="https://i.hizliresim.com/azRzb5.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: azRzb5.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Binlerce Bizon Kafatası...]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-binlerce-bizon-kafatasi-751.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 13:20:51 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-binlerce-bizon-kafatasi-751.html</guid>
			<description><![CDATA[Eğer ki 1 fotoğraf, 1000 kelimeye bedelse, bu fotoğraf binlerce bizona karşılık geliyor. 1870'lerde çekilen bu fotoğrafta bir adam, on binlerce bizon kafatasının yığıldığı bir "tepeciğin" önünde gururla poz veriyor. Bizonlar, Amerika'nın ikonik türlerinden birisidir ve Avrupalı Amerikalılar batı yakasına yerleşmeye başladıkları dönemlerde bu bizonları kitlesel olarak katletmişlerdir. O dönemlerde öldürülen bizonların sayısı yıllık birkaç on milyon ile ifade ediliyordu!<br />
<br />
<br />
Bu katliama ABD Ordusu da bizzat destek olmuştu ve bunun 2 nedeni vardı: ABD'nin elinde daha yoğun olarak bulunan evcil ineklerin satışıyla rekabet ortamı doğmaması için ve bizonlara temel bir besin kaynağı olarak muhtaç olan Yerli Amerikalılar'ın açlıkla yüz yüze gelmesi için. Bizonlar olmaksızın Büyük Düzlükler olarak bilinen Batı Amerika bölgelerinde yerlilerin hayata tutunması imkansıza yakındı. Ya göç edeceklerdi ya da öleceklerdi.<br />
<br />
Amerikan tarihinin bu karanlık döneminden yaklaşık 1 asır sonra, bizonlar bilim insanlarının özverili çabaları sayesinde yeniden yaygınlaşmaya başladı. Neredeyse yok olmuş olan bir canlı grubunun birey sayısı Batı Amerika'da yavaş yavaş yeniden yükseliyor. Amerikalı bilim insanları, Amerikan yerlileri ve sivil toplum örgütleriyle güçlerini birleştirerek, bu canlıyı hayata döndürmek için mücadele veriyorlar.<br />
<img src="http://i.imgur.com/2yhKRRr.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 2yhKRRr.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="http://i.imgur.com/LkTBzYR.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: LkTBzYR.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Eğer ki 1 fotoğraf, 1000 kelimeye bedelse, bu fotoğraf binlerce bizona karşılık geliyor. 1870'lerde çekilen bu fotoğrafta bir adam, on binlerce bizon kafatasının yığıldığı bir "tepeciğin" önünde gururla poz veriyor. Bizonlar, Amerika'nın ikonik türlerinden birisidir ve Avrupalı Amerikalılar batı yakasına yerleşmeye başladıkları dönemlerde bu bizonları kitlesel olarak katletmişlerdir. O dönemlerde öldürülen bizonların sayısı yıllık birkaç on milyon ile ifade ediliyordu!<br />
<br />
<br />
Bu katliama ABD Ordusu da bizzat destek olmuştu ve bunun 2 nedeni vardı: ABD'nin elinde daha yoğun olarak bulunan evcil ineklerin satışıyla rekabet ortamı doğmaması için ve bizonlara temel bir besin kaynağı olarak muhtaç olan Yerli Amerikalılar'ın açlıkla yüz yüze gelmesi için. Bizonlar olmaksızın Büyük Düzlükler olarak bilinen Batı Amerika bölgelerinde yerlilerin hayata tutunması imkansıza yakındı. Ya göç edeceklerdi ya da öleceklerdi.<br />
<br />
Amerikan tarihinin bu karanlık döneminden yaklaşık 1 asır sonra, bizonlar bilim insanlarının özverili çabaları sayesinde yeniden yaygınlaşmaya başladı. Neredeyse yok olmuş olan bir canlı grubunun birey sayısı Batı Amerika'da yavaş yavaş yeniden yükseliyor. Amerikalı bilim insanları, Amerikan yerlileri ve sivil toplum örgütleriyle güçlerini birleştirerek, bu canlıyı hayata döndürmek için mücadele veriyorlar.<br />
<img src="http://i.imgur.com/2yhKRRr.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 2yhKRRr.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="http://i.imgur.com/LkTBzYR.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: LkTBzYR.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ANZAKLARI YUTAN BULUT ÇANAKKALE SAVAŞINDA BİR GARİP OLAY]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-anzaklari-yutan-bulut-canakkale-savasinda-bir-garip-olay-749.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 13:04:27 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=5">delidumrul</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-anzaklari-yutan-bulut-canakkale-savasinda-bir-garip-olay-749.html</guid>
			<description><![CDATA[ÇANAKKALE SAVAŞINDA BİR GARİP OLAY<br />
**ANZAKLARI YUTAN BULUT **<br />
--------------------------------------<br />
Dünya tarihinin açıklanamaz olaylar olarak geçmiş tarihin en önemli gizemlerindne bir tanesi ÇANAKKALE savaşında yaşanmıştı ...VE birçok yerli yabancı gözlemciler tarafından not edilmişti .<br />
22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önün de , Norfolk Alayının 4 . Taburuna bağlı çok sayıda asker , karşılarındaki tepeye doğru yürümeye başladılar.<br />
Tepenin üstü ekmek somunu biçiminde beyaz ve parlak bir bulutla kaplıydı.<br />
İNGİLİZ KRALLIK NORFOLK ALAYI askerleri , yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun için de kayboldular.<br />
Son askerde bulutun içine girdikten sonra , beyaz parlak bulut yavaşça havalandı ve rüzgarın yönünde hareket ederek uzaklaştı.<br />
---------------------------------------------------------<br />
Sir İan Hamilton , İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e yolladığı telgrafta , olayı şöyle anlatıyor:<br />
" Savaş sırasında, 163 . Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda çok tuhaf bir şey oldu. Türklerin zayıflamakta olan güçlerine karşı , Albay Sir H. Beauchamp , yürekli ve kendine güvenen bir subay olarak büyük bir çabayla hızla ilerledi ve savaşın en güzel bölümü böyle başladı.<br />
Savaş daha kızışmış ve ortalık iyice karışmıştı.O sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan durumdaydılar. Bunlar kararğaha ancak gece geri dönebildiler.<br />
Ama Albay ,16 Subayı ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış , hızla ilerlemeyi sürdürmekteydi...<br />
Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.<br />
Ormanlık bölgeye saldırdıktan sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmaz oldu.<br />
İçlerinden hiç biri geri dönmedi.267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.... "<br />
---------------------------------------<br />
Üç Yeni Zelandalı eski asker 50 yıl sonra aşağıdaki açıklamayı yaptılar. ( Bu arada Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Günümüzde bunların sadece 27.000 askerin mezarı bulunmaktadır . Yani kaybolan İngiliz asker sayısı 7.000 dir. Ama nedense 70 yıldır kayıpların hepsi değilde sadece buluta girip yok olan 267'si özellikle aranıp durmuştur.)<br />
GÖRGÜ TANIKLARI OLAN 3 YENİ ZELANDALI ASKERLERİN AÇIKLAMASI<br />
--------------------------------------------------------------<br />
"12 Ağustos 1915.<br />
Aşağıda anlatılanlar , bu tarihte gerçekleşmiş garip olayın bir dökümüdür. Bu olay , savaşın en şiddetli ve son anlarında , gün ışığında , Anzak Suvla Koyu 60. tepede gerçekleşti Gün ağarırken gök berraktı.<br />
Görünürde 6 ya da 8 tane , hepsi birbirinin eşi olan ,ekmek somunu biçimindeki bulut , 60.tepenin üstünde yayılmış duruyordu.<br />
O sırada saat de 6 ya da 8 kilometrelik bir hızla güneyden meltem esmesine karşın , bu bulutların biçimleri de yerleri de değişmiyordu. Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler.<br />
Bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı; yani tepenin 150 metre üstündeydiler. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde , toprağın üstünde duran aynı boyut ve biçimde duran bir bulut daha vardı.<br />
Yaklaşık 250 metre uzunluğun da 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu, yapısı katı maddeymiş gibiydi ve İngilizlerin bulunduğu savaş yerine 900 - 1100 metre uzaklıktaydı<br />
Bütün bunları Yeni Zelanda Kıtasının 1.Sahra birliğine bağlı 3. Bölük deki 22 asker gördü. Aralarında bizde vardık.<br />
İçinde bulunduğumuz siperden güney batı doğrultusun da 1350 metre öteye yere inmiş olan bulut duruyordu. Bulunduğumuz yer 60. tepeye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan ,üst den görebiliyorduk. Bulut daha sonra Kayacık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde , onun daha önce durduğu zemini bütünüyle görebildik.<br />
Bu bulutta , öbürleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4 . Norfolk Alayı'ndan askerlerin bu kuru dere yatağından harekete geçerek 60 . tepeye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik.<br />
Buluta vardıklarında , hiç çekinmeden dost doğru içine girdiler. Ama yeniden içinden çıkıp , 60. tepede savaşa katılan hiç kimse olmadı..Bir saat sonra , askerlerinin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışçasına yerden yükseldi.<br />
Herhangi bir bulut gibi , yukarıda duran öbür bulutlara ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı. Bulutlara yeniden baktığımızda , tıpkı kabuğun içindeki bezelyeler gibi görünüyorlardı<br />
O ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı. Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez , ansızın kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Trakya yönüne doğru gittiler. Üç çeyrek saat içinde de gözden kayboldular.<br />
Savaş sonunda bu askerler kayıp yada yok edilmiş sayıldı. 1918 yılında Türkiye işgal edildiğinde , İngiltere'nin Türkiye'den ilk isteği de , askerlerinin geri verilmesi oldu. Türkiye'de, bu askerlerin ne tutsak alındığını , ne de bunlarla karşılaşılmış olduğunu söyledi. Varlığını bile bilmiyorlardı.. Anzak çıkarmasının 50. yılında , geçte olsa ,aşağıda imzası olan bizler , anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz."<br />
İMZALARI BULUNAN GÖRGÜ TANIKLARI:<br />
İstihkam eri 4/165 künyeli F. REİCHARDT , Malata , Bay Of Plenty.<br />
İstihkam eri 13/416 künyeli R.NEVNES, 157 King Street , Cambridge.<br />
J.L.NEWMAN , 75 FREYBERG STREET, OCTUMOCTAİ , TAURANGA<br />
( Reichardt ve arkadaşlarının verdikleri ifadede birde ek bölüm var. Çanakkale Savaşıyla ilgili resmi bir tarihçeden alınmış. Bu tarihçede 4 . Norfolk Alayından askerlerin kayboluşuyla ilgili şunlar yazılı:<br />
" Mevsimsiz ortaya çıkan bir sis tarafından bu askerlerin tümü yutuldu. Bu sis güneş ışınlarını çok güçlü bir şekilde yansıtıyordu.<br />
Topçulara hedef gösteren askerlerin gözleri kamaştı. Hedef bilgisi gelmediği için, top ateşi bir süre kesildi. Sisin yuttuğu askerleri daha sonra ne gören , nede duyan oldu. "<br />
<img src="http://i.imgur.com/w6CPndC.png" loading="lazy"  alt="[Resim: w6CPndC.png]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÇANAKKALE SAVAŞINDA BİR GARİP OLAY<br />
**ANZAKLARI YUTAN BULUT **<br />
--------------------------------------<br />
Dünya tarihinin açıklanamaz olaylar olarak geçmiş tarihin en önemli gizemlerindne bir tanesi ÇANAKKALE savaşında yaşanmıştı ...VE birçok yerli yabancı gözlemciler tarafından not edilmişti .<br />
22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önün de , Norfolk Alayının 4 . Taburuna bağlı çok sayıda asker , karşılarındaki tepeye doğru yürümeye başladılar.<br />
Tepenin üstü ekmek somunu biçiminde beyaz ve parlak bir bulutla kaplıydı.<br />
İNGİLİZ KRALLIK NORFOLK ALAYI askerleri , yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun için de kayboldular.<br />
Son askerde bulutun içine girdikten sonra , beyaz parlak bulut yavaşça havalandı ve rüzgarın yönünde hareket ederek uzaklaştı.<br />
---------------------------------------------------------<br />
Sir İan Hamilton , İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e yolladığı telgrafta , olayı şöyle anlatıyor:<br />
" Savaş sırasında, 163 . Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda çok tuhaf bir şey oldu. Türklerin zayıflamakta olan güçlerine karşı , Albay Sir H. Beauchamp , yürekli ve kendine güvenen bir subay olarak büyük bir çabayla hızla ilerledi ve savaşın en güzel bölümü böyle başladı.<br />
Savaş daha kızışmış ve ortalık iyice karışmıştı.O sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan durumdaydılar. Bunlar kararğaha ancak gece geri dönebildiler.<br />
Ama Albay ,16 Subayı ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış , hızla ilerlemeyi sürdürmekteydi...<br />
Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.<br />
Ormanlık bölgeye saldırdıktan sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmaz oldu.<br />
İçlerinden hiç biri geri dönmedi.267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.... "<br />
---------------------------------------<br />
Üç Yeni Zelandalı eski asker 50 yıl sonra aşağıdaki açıklamayı yaptılar. ( Bu arada Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Günümüzde bunların sadece 27.000 askerin mezarı bulunmaktadır . Yani kaybolan İngiliz asker sayısı 7.000 dir. Ama nedense 70 yıldır kayıpların hepsi değilde sadece buluta girip yok olan 267'si özellikle aranıp durmuştur.)<br />
GÖRGÜ TANIKLARI OLAN 3 YENİ ZELANDALI ASKERLERİN AÇIKLAMASI<br />
--------------------------------------------------------------<br />
"12 Ağustos 1915.<br />
Aşağıda anlatılanlar , bu tarihte gerçekleşmiş garip olayın bir dökümüdür. Bu olay , savaşın en şiddetli ve son anlarında , gün ışığında , Anzak Suvla Koyu 60. tepede gerçekleşti Gün ağarırken gök berraktı.<br />
Görünürde 6 ya da 8 tane , hepsi birbirinin eşi olan ,ekmek somunu biçimindeki bulut , 60.tepenin üstünde yayılmış duruyordu.<br />
O sırada saat de 6 ya da 8 kilometrelik bir hızla güneyden meltem esmesine karşın , bu bulutların biçimleri de yerleri de değişmiyordu. Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler.<br />
Bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı; yani tepenin 150 metre üstündeydiler. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde , toprağın üstünde duran aynı boyut ve biçimde duran bir bulut daha vardı.<br />
Yaklaşık 250 metre uzunluğun da 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu, yapısı katı maddeymiş gibiydi ve İngilizlerin bulunduğu savaş yerine 900 - 1100 metre uzaklıktaydı<br />
Bütün bunları Yeni Zelanda Kıtasının 1.Sahra birliğine bağlı 3. Bölük deki 22 asker gördü. Aralarında bizde vardık.<br />
İçinde bulunduğumuz siperden güney batı doğrultusun da 1350 metre öteye yere inmiş olan bulut duruyordu. Bulunduğumuz yer 60. tepeye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan ,üst den görebiliyorduk. Bulut daha sonra Kayacık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde , onun daha önce durduğu zemini bütünüyle görebildik.<br />
Bu bulutta , öbürleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4 . Norfolk Alayı'ndan askerlerin bu kuru dere yatağından harekete geçerek 60 . tepeye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik.<br />
Buluta vardıklarında , hiç çekinmeden dost doğru içine girdiler. Ama yeniden içinden çıkıp , 60. tepede savaşa katılan hiç kimse olmadı..Bir saat sonra , askerlerinin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışçasına yerden yükseldi.<br />
Herhangi bir bulut gibi , yukarıda duran öbür bulutlara ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı. Bulutlara yeniden baktığımızda , tıpkı kabuğun içindeki bezelyeler gibi görünüyorlardı<br />
O ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı. Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez , ansızın kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Trakya yönüne doğru gittiler. Üç çeyrek saat içinde de gözden kayboldular.<br />
Savaş sonunda bu askerler kayıp yada yok edilmiş sayıldı. 1918 yılında Türkiye işgal edildiğinde , İngiltere'nin Türkiye'den ilk isteği de , askerlerinin geri verilmesi oldu. Türkiye'de, bu askerlerin ne tutsak alındığını , ne de bunlarla karşılaşılmış olduğunu söyledi. Varlığını bile bilmiyorlardı.. Anzak çıkarmasının 50. yılında , geçte olsa ,aşağıda imzası olan bizler , anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz."<br />
İMZALARI BULUNAN GÖRGÜ TANIKLARI:<br />
İstihkam eri 4/165 künyeli F. REİCHARDT , Malata , Bay Of Plenty.<br />
İstihkam eri 13/416 künyeli R.NEVNES, 157 King Street , Cambridge.<br />
J.L.NEWMAN , 75 FREYBERG STREET, OCTUMOCTAİ , TAURANGA<br />
( Reichardt ve arkadaşlarının verdikleri ifadede birde ek bölüm var. Çanakkale Savaşıyla ilgili resmi bir tarihçeden alınmış. Bu tarihçede 4 . Norfolk Alayından askerlerin kayboluşuyla ilgili şunlar yazılı:<br />
" Mevsimsiz ortaya çıkan bir sis tarafından bu askerlerin tümü yutuldu. Bu sis güneş ışınlarını çok güçlü bir şekilde yansıtıyordu.<br />
Topçulara hedef gösteren askerlerin gözleri kamaştı. Hedef bilgisi gelmediği için, top ateşi bir süre kesildi. Sisin yuttuğu askerleri daha sonra ne gören , nede duyan oldu. "<br />
<img src="http://i.imgur.com/w6CPndC.png" loading="lazy"  alt="[Resim: w6CPndC.png]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İngiltere Tarihi İle İlgili Çok İlginç Bilgiler]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-ingiltere-tarihi-ile-ilgili-cok-ilginc-bilgiler-694.html</link>
			<pubDate>Sun, 25 Jan 2015 09:43:28 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-ingiltere-tarihi-ile-ilgili-cok-ilginc-bilgiler-694.html</guid>
			<description><![CDATA[1500'lü yıllar İngiltere'siyle ilgili hayli enterasan bilgiler ve bazı deyimlerin çıkış noktası...<br />
<br />
1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:<br />
<br />
 İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı.<br />
<br />
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.<br />
<br />
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.<br />
<br />
Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu.<br />
<br />
Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.<br />
<br />
İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu.<br />
<br />
Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu.<br />
<br />
Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.<br />
<br />
Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.<br />
<br />
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini, topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. "Toprak kadar fakir" (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.<br />
<br />
Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.<br />
<br />
Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.<br />
<br />
<br />
<br />
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu.<br />
<br />
Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu.<br />
<br />
Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.<br />
<br />
Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.<br />
<br />
Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.<br />
<br />
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.<br />
<br />
<br />
<br />
Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı.<br />
<br />
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.<br />
<br />
Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat) adı veriliyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.<br />
<br />
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.<br />
<br />
Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.<br />
<br />
<br />
<br />
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı.<br />
<br />
Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu.<br />
<br />
Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.<br />
<br />
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu.<br />
<br />
Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu.<br />
<br />
Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu.<br />
<br />
Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.<br />
<br />
<br />
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı.<br />
<br />
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı.<br />
<br />
<br />
Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi.<br />
<br />
Bazıları zil sayesinde kurtulur (saved by the bell) bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.<br />
<br />
Ortaçağ'da Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı.<br />
<br />
Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.<br />
<br />
Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış, Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı.<br />
<br />
<br />
Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.<br />
<br />
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü.<br />
<br />
<br />
Fransa krallarından 14.Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.<br />
<br />
1600'ler de İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti.<br />
<br />
<br />
19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...<br />
<br />
<img src="http://i.imgur.com/YoASNoH.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: YoASNoH.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
 ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1500'lü yıllar İngiltere'siyle ilgili hayli enterasan bilgiler ve bazı deyimlerin çıkış noktası...<br />
<br />
1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:<br />
<br />
 İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı.<br />
<br />
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.<br />
<br />
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.<br />
<br />
Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu.<br />
<br />
Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.<br />
<br />
İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu.<br />
<br />
Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu.<br />
<br />
Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.<br />
<br />
Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.<br />
<br />
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini, topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. "Toprak kadar fakir" (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.<br />
<br />
Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.<br />
<br />
Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.<br />
<br />
<br />
<br />
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu.<br />
<br />
Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu.<br />
<br />
Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.<br />
<br />
Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.<br />
<br />
Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.<br />
<br />
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.<br />
<br />
<br />
<br />
Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı.<br />
<br />
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.<br />
<br />
Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat) adı veriliyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.<br />
<br />
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.<br />
<br />
Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.<br />
<br />
<br />
<br />
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı.<br />
<br />
Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu.<br />
<br />
Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.<br />
<br />
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu.<br />
<br />
Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu.<br />
<br />
Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu.<br />
<br />
Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.<br />
<br />
<br />
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı.<br />
<br />
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı.<br />
<br />
<br />
Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi.<br />
<br />
Bazıları zil sayesinde kurtulur (saved by the bell) bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.<br />
<br />
Ortaçağ'da Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı.<br />
<br />
Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.<br />
<br />
Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış, Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı.<br />
<br />
<br />
Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.<br />
<br />
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü.<br />
<br />
<br />
Fransa krallarından 14.Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.<br />
<br />
1600'ler de İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti.<br />
<br />
<br />
19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...<br />
<br />
<img src="http://i.imgur.com/YoASNoH.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: YoASNoH.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
 ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Ordusu veAlaman Casusu]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-ordusu-vealaman-casusu-669.html</link>
			<pubDate>Mon, 29 Dec 2014 22:43:29 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=11">gakko</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-osmanli-ordusu-vealaman-casusu-669.html</guid>
			<description><![CDATA[Alman İmparatoru Şarklen'in Türkiye'deki elçisi tarafından "Dünyanın en güçlü ordusu" olarak tanımlanan Türk Ordusu, Birinci Viyana kuşatmasından önce Budapeşte önüne gelmiş, şehri kuşatmıştı.<br />
Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu doğruca Başvezir İbrahim Paşa'nın huzuruna çıkardılar.<br />
İbrahim Paşa ile o adam arasında şöyle bir konuşma geçti:<br />
"- Sen kimsin?"<br />
"- Kral Ferdinand'ın subayyım efendimiz!"<br />
"- Demek casusluk niyetiyle geldin... Peki, ne öğrenmek istersin?"<br />
"- Görevim, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı!"<br />
"- Anlaşıldı... Şimdi var, istediğin bilgileri topla!.."<br />
İbrahim Paşa, sonra da ilgililere dönüp emir verdi:<br />
"- Bu casusa istediği herşey gösterilsin, sorduğu herşeye doğru cevap verilsin!"<br />
Söylenenler yapıldı ve Alman subayı adeta misafir olarak ağırlandı.<br />
Osmanlı ordugâhını baştan başa dolaşan casus subay gördükleri karşısında hayretini gizleyemiyordu. İşi bittikten sonra tekrar huzura çıkarılınca İbrahim Paşa'ya da durumu anlattı. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve onu yolcu etti:<br />
"- Haydi git, gördüklerini kralına anlat!.."<br />
Osmanlıların kendi güçlerinden ne kadar emin olduklarını gösteren güzel bir örnek, değil mi?<br />
<img src="http://i.imgur.com/87M0aKb.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 87M0aKb.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Alman İmparatoru Şarklen'in Türkiye'deki elçisi tarafından "Dünyanın en güçlü ordusu" olarak tanımlanan Türk Ordusu, Birinci Viyana kuşatmasından önce Budapeşte önüne gelmiş, şehri kuşatmıştı.<br />
Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu doğruca Başvezir İbrahim Paşa'nın huzuruna çıkardılar.<br />
İbrahim Paşa ile o adam arasında şöyle bir konuşma geçti:<br />
"- Sen kimsin?"<br />
"- Kral Ferdinand'ın subayyım efendimiz!"<br />
"- Demek casusluk niyetiyle geldin... Peki, ne öğrenmek istersin?"<br />
"- Görevim, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı!"<br />
"- Anlaşıldı... Şimdi var, istediğin bilgileri topla!.."<br />
İbrahim Paşa, sonra da ilgililere dönüp emir verdi:<br />
"- Bu casusa istediği herşey gösterilsin, sorduğu herşeye doğru cevap verilsin!"<br />
Söylenenler yapıldı ve Alman subayı adeta misafir olarak ağırlandı.<br />
Osmanlı ordugâhını baştan başa dolaşan casus subay gördükleri karşısında hayretini gizleyemiyordu. İşi bittikten sonra tekrar huzura çıkarılınca İbrahim Paşa'ya da durumu anlattı. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve onu yolcu etti:<br />
"- Haydi git, gördüklerini kralına anlat!.."<br />
Osmanlıların kendi güçlerinden ne kadar emin olduklarını gösteren güzel bir örnek, değil mi?<br />
<img src="http://i.imgur.com/87M0aKb.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 87M0aKb.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nusret Mayın Gemisi Hakkında...]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-nusret-mayin-gemisi-hakkinda-638.html</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2014 22:25:04 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-nusret-mayin-gemisi-hakkinda-638.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"> Nusrat Mayın Gemisi'nin Osmanlı'ya teslimi sırasında çekilen hatıra fotoğrafı, Kiel Almanya. 1912. <br />
----<br />
Nusret, Malatya Arapgirli Cevat Paşa'nın emriyle, Osmanlı Donanması ve Türk Deniz Kuvvetleri'nde hizmete giren mayın dökücü gemi. Asıl ismi Nusrat olan ama zamanla Nusret olarak kullanılan gemi, 1911 yılında Almanya'nın Kiel şehrinde kızağa çekildi ve 1912 yılında Osmanlı Donanması'na katıldı.1915 ilkbaharında uzun süredir Boğaz'ın girişindeki tabyaları bombalayan, keşifuçuşlarıyla ve mayın temizleme gemilerinin faaliyetiyle saldırıya geçeceği kesinleşen Müttefik Donanması artık saldırı için gün sayıyordu. Müstahkem Mevkii Komutanlığı 26 mayını Karanlık Liman'a dökme kararı aldı...7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Nusrat mayın dökücü gemisi Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey ve Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey komutasında düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Erenköy'deki Karanlık Liman'a mayınlarını bıraktı. Geminin çarkçı başısı ön yüzbaşı Çarkçı Ali Yaşar (Denizalp) efendidir.Ertesi günlerde İngilizler deniz ve hava keşifleri yapmış ama bu mayınları bulamamışlardır.<img src="http://i.imgur.com/3PZ9tVn.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 3PZ9tVn.png]" class="mycode_img" /></span>[table][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Adı ve Tipi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">NUSRAT - Mayın Gemisi</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">İnşaa Tarihi ve Yeri</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1911-Kiel Almanya</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Tonajı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">365 Ton</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Askerî Hizmete Girişi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1913</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Boyu ve Eni</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">40m.-7.5m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Derinliği</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">3,4 m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Çektiği Sn</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">2 m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Silahları</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1 Adet 7,5/40 Top 2 Adet</span>[/td][/tr][tr][td] [/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">4,7 top, 2 mk. 5b.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mayın Kapasitesi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">40 Adet</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Sürati</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">15 mil</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Terhis Târihi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1955</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Gemi Komutanı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mayın Grup Komutanı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yüzbaşı Hâfiz Nazmi Bey</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mürettebat Sayısı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">61 kişi</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mürettebat</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Hafız Nazmi Bey: Balkan Savaşı’ ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı’ na ve Kılavuzluğa atanmıştır. Balkan Savaşı’nda bir iki düşman gemisini batırmıştır. 18 Mart 1915’te kazanılan başarıda büyük pay sahibi olan Hafız Nazmi Bey binbaşılıktan emekli olmuştur. Binbaşı Nazmi Akpınar 65 yaşında iken 5 Mayıs 1940’ da vefat etmiştir.Tophaneli Hakkı: Nusrat Mayın Gemisi komutanıdır. Bu görevden iki gün önce kalp krizi geçirmiştir. Tüm ikazlara rağmen bu göreve katılmak istemiştir. Mayınların döşenmesinden sonra, geminin düşman projektörlerine yakalanıp, görev başarısızlığa uğrayacak korkusuyla ikinci bir krizle, Çanakkale’ ye dönemeden vefat etmiştir. Şahadet şerbetini içmiştir.Diğer Personel: Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Onyüzbaşı Çarkçı Ali, İkinci Çarkçı Ahmet, Üçüncü Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Zabiti Mülazım Hasan, Top Zabiti Mülazım Kadri Bey ve elli dört nefer.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Gösterdiği Yararlılıklar</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">18 mart 1915'de, Çanakkale Deniz Harbinde düşman gemilerinden, İngiliz donanmasına ait IRRESISTTBLE ve OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasına ait BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları döşemiştir.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Makus Talihi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1955 yılında "terhis edildikten" sonra, 1962 yılında satılarak şekli değiştirildi ve çeşitli deniz nakliyat şirketlerince "kuru yük gemisi" olarak kullanıldı. "Ekonomik ömrünü tamamladı" gerekçesiyle terk edildi ve 1990 yılı Nisan ayında Mersin Limanında battı. 1999 yılında Gönüllü kişilerce tekrar yüzdürüldü, "müze"olarak kullanılması için düzenlenen kampanyalara kimse ilgi göstermeyince "jilet" yapılmaya mahkûm edilmişti.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Sonuç</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">2003 yılında, "Nusrat, Mersin Limanında jilet olacağı günü beklerken biz burada rahat uyuyamazdık" diyen ve kadirşinas Türk Milletinin hislerine tercüman olan Tarsus Belediyesi'nce, Tarsustaki Çanakkale Parkında Müze olarak sergilenmeye başlamıştır. Şimdi huzur içinde… Seni unutacağımızı Sandın güzel nusrat?</span>[/td][/tr][/table]<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"> Nusrat Mayın Gemisi'nin Osmanlı'ya teslimi sırasında çekilen hatıra fotoğrafı, Kiel Almanya. 1912. <br />
----<br />
Nusret, Malatya Arapgirli Cevat Paşa'nın emriyle, Osmanlı Donanması ve Türk Deniz Kuvvetleri'nde hizmete giren mayın dökücü gemi. Asıl ismi Nusrat olan ama zamanla Nusret olarak kullanılan gemi, 1911 yılında Almanya'nın Kiel şehrinde kızağa çekildi ve 1912 yılında Osmanlı Donanması'na katıldı.1915 ilkbaharında uzun süredir Boğaz'ın girişindeki tabyaları bombalayan, keşifuçuşlarıyla ve mayın temizleme gemilerinin faaliyetiyle saldırıya geçeceği kesinleşen Müttefik Donanması artık saldırı için gün sayıyordu. Müstahkem Mevkii Komutanlığı 26 mayını Karanlık Liman'a dökme kararı aldı...7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Nusrat mayın dökücü gemisi Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey ve Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey komutasında düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Erenköy'deki Karanlık Liman'a mayınlarını bıraktı. Geminin çarkçı başısı ön yüzbaşı Çarkçı Ali Yaşar (Denizalp) efendidir.Ertesi günlerde İngilizler deniz ve hava keşifleri yapmış ama bu mayınları bulamamışlardır.<img src="http://i.imgur.com/3PZ9tVn.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 3PZ9tVn.png]" class="mycode_img" /></span>[table][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Adı ve Tipi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">NUSRAT - Mayın Gemisi</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">İnşaa Tarihi ve Yeri</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1911-Kiel Almanya</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Tonajı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">365 Ton</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Askerî Hizmete Girişi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1913</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Boyu ve Eni</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">40m.-7.5m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Derinliği</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">3,4 m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Çektiği Sn</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">2 m.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Silahları</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1 Adet 7,5/40 Top 2 Adet</span>[/td][/tr][tr][td] [/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">4,7 top, 2 mk. 5b.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mayın Kapasitesi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">40 Adet</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Sürati</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">15 mil</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Terhis Târihi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1955</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Gemi Komutanı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mayın Grup Komutanı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yüzbaşı Hâfiz Nazmi Bey</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mürettebat Sayısı</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">61 kişi</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mürettebat</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Hafız Nazmi Bey: Balkan Savaşı’ ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı’ na ve Kılavuzluğa atanmıştır. Balkan Savaşı’nda bir iki düşman gemisini batırmıştır. 18 Mart 1915’te kazanılan başarıda büyük pay sahibi olan Hafız Nazmi Bey binbaşılıktan emekli olmuştur. Binbaşı Nazmi Akpınar 65 yaşında iken 5 Mayıs 1940’ da vefat etmiştir.Tophaneli Hakkı: Nusrat Mayın Gemisi komutanıdır. Bu görevden iki gün önce kalp krizi geçirmiştir. Tüm ikazlara rağmen bu göreve katılmak istemiştir. Mayınların döşenmesinden sonra, geminin düşman projektörlerine yakalanıp, görev başarısızlığa uğrayacak korkusuyla ikinci bir krizle, Çanakkale’ ye dönemeden vefat etmiştir. Şahadet şerbetini içmiştir.Diğer Personel: Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Onyüzbaşı Çarkçı Ali, İkinci Çarkçı Ahmet, Üçüncü Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Zabiti Mülazım Hasan, Top Zabiti Mülazım Kadri Bey ve elli dört nefer.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Gösterdiği Yararlılıklar</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">18 mart 1915'de, Çanakkale Deniz Harbinde düşman gemilerinden, İngiliz donanmasına ait IRRESISTTBLE ve OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasına ait BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları döşemiştir.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Makus Talihi</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">1955 yılında "terhis edildikten" sonra, 1962 yılında satılarak şekli değiştirildi ve çeşitli deniz nakliyat şirketlerince "kuru yük gemisi" olarak kullanıldı. "Ekonomik ömrünü tamamladı" gerekçesiyle terk edildi ve 1990 yılı Nisan ayında Mersin Limanında battı. 1999 yılında Gönüllü kişilerce tekrar yüzdürüldü, "müze"olarak kullanılması için düzenlenen kampanyalara kimse ilgi göstermeyince "jilet" yapılmaya mahkûm edilmişti.</span>[/td][/tr][tr][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Sonuç</span>[/td][td]<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">2003 yılında, "Nusrat, Mersin Limanında jilet olacağı günü beklerken biz burada rahat uyuyamazdık" diyen ve kadirşinas Türk Milletinin hislerine tercüman olan Tarsus Belediyesi'nce, Tarsustaki Çanakkale Parkında Müze olarak sergilenmeye başlamıştır. Şimdi huzur içinde… Seni unutacağımızı Sandın güzel nusrat?</span>[/td][/tr][/table]<br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cengiz Han'ın önünde eğildiği minare!]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-cengiz-han-in-onunde-egildigi-minare-601.html</link>
			<pubDate>Thu, 24 Apr 2014 20:28:08 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=8">intikamcı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-cengiz-han-in-onunde-egildigi-minare-601.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cengiz Han'ın önünde eğildiği minare!</span></span></span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yaklaşık 9 asırdır ihtişamını koruyor...<br />
<img src="http://i.imgur.com/6wj5YAR.jpg?1" loading="lazy"  alt="[Resim: 6wj5YAR.jpg?1]" class="mycode_img" />Özbekistan'ın  Buhara kentinde, bir efsaneye göre bölgeyi istila eden Cengiz Han'ın, hiç kimsenin, hiçbir şeyin önünde eğilmediği için zarar verilmesini istemediği Kalon Minaresi, yaklaşık 9 asırdır ihtişamını koruyor. </span></span><br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Buhara'nın en çok dikkati çeken yapılarından biri olan minare, adını, Özbek dilinde "büyük" anlamına gelen "kalon"dan aldı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Büyük minare" olarak da anılan Kalon Minaresi'nin kitabesinde, 1127 yılında Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından Bako adlı bir mimara inşa ettirildiği belirtildi.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mimari özellikleri itibarıyla Özbekistan'a has olan ve yaklaşık 48 metre yüksekliğine sahip, 105 basamaklı bu minare, 13 kuşaktan oluşuyor. Her kuşakta farklı desen ve şekiller yer alıyor.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Pişmiş tuğladan dairesel plan özelliğine sahip minarenin çapı, aşağıdan yukarıya yükseldikçe daralarak devam ediyor. Tepe kısmı ise mukarneslerle (İslam sanatında mimari yapılarda görülen geometrik bir bezeme çeşidi) genişletilerek estetik bir görünüm sağlandı. Minare, hareketliliği oluşturmak için yer yer sırlı tuğlalarla süslendi.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Özbekistan minarelerinin genelinde olduğu gibi burada da şerefeye yer verilmedi.</span></span><br />
<br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Ezan sesinin duyurulabilmesi için üst bölümde minare çevresine sivri kemerli 16 açıklık bırakılarak bu ihtiyaç karşılandı. Bu kısmın üstü de mukarneslerle bezendi. Tepe bölümünün ortasına ise koni biçiminde kubbecik konuldu.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Yıkılırsa evimin üzerine düşecek, başıma yıkılacak"</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Aynı isme sahip camiden ayakta kalabilen tek unsur olan minareden, ezan okumanın yanı sıra gözetleme kulesi ve yolcuların şehre giden istikameti kolayca bulabilmesi için üzerinde ateş yakılmak suretiyle fener olarak da yararlanıldı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mimar Bako tarafından yapılan ilk Kalon Minaresi, altındaki su tabakası hesaba katılmadığı için yıkıldı. Bunun ardından tekrar inşa edildi ve "Minare yıkılacak mı, yıkılmayacak mı" diye 10 yıl beklendi. Bu sırada Bako, can güvenliği endişesiyle ülkeyi terk etti. Buhara'ya 10 yıl sonra döndüğünde minarenin yerinde sağlam durduğunu gören usta, "Merak etmeyin, minareyi bu sefer sağlam yaptım. Gölgesinden ve ışığından hesap ettim. Yıkılırsa evimin üzerine düşecek, başıma yıkılacak" ifadesini kullandı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Kalon Minaresi daha sonra belli dönemlerde restore edildi.</span></span><br />
<br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Efsanelerde Kalon Minaresi</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Minare ile ilgili halk arasında asırlardır anlatılagelen bir efsane ise şöyle:</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Cengiz Han,  Buhara şehrini yakarken Kalon Minaresi'nin yanına kadar gelir. O sırada miğferi başından düşer. Eğilip miğferini yerden alır. O güne kadar Cengiz Han, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmemiştir. Eğilip miğferini yerden alır ve bir an duraklar, sonra da 'Bugüne kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmedim. Bu yapının önünde ise eğildim. Onun için bu yapıya dokunmayın, bırakın sağlam kalsın' der. Böylece minare yıkılmaktan kurtulur."</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Bir başka rivayete göre Cengiz Han, Buhara'ya geldiğinde halkı bir korku kaplar. Şehirde büyük bir katliam olacağını tahmin ederler. Minarenin yanındaki camiye sığınırlarsa katliamdan kurtulabileceklerini, Cengiz Han'ın bir mabede sığınan insanlara dokunmayacağını düşünürler. Mescide giren  Cengiz Han ve askerleri, içeridekilerin tamamını kılıçtan geçirir.</span></span><br />
<img src="http://i.imgur.com/uXEUU8M.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: uXEUU8M.jpg]" class="mycode_img" /><br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cengiz Han'ın önünde eğildiği minare!</span></span></span></span><br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Yaklaşık 9 asırdır ihtişamını koruyor...<br />
<img src="http://i.imgur.com/6wj5YAR.jpg?1" loading="lazy"  alt="[Resim: 6wj5YAR.jpg?1]" class="mycode_img" />Özbekistan'ın  Buhara kentinde, bir efsaneye göre bölgeyi istila eden Cengiz Han'ın, hiç kimsenin, hiçbir şeyin önünde eğilmediği için zarar verilmesini istemediği Kalon Minaresi, yaklaşık 9 asırdır ihtişamını koruyor. </span></span><br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Buhara'nın en çok dikkati çeken yapılarından biri olan minare, adını, Özbek dilinde "büyük" anlamına gelen "kalon"dan aldı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Büyük minare" olarak da anılan Kalon Minaresi'nin kitabesinde, 1127 yılında Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından Bako adlı bir mimara inşa ettirildiği belirtildi.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mimari özellikleri itibarıyla Özbekistan'a has olan ve yaklaşık 48 metre yüksekliğine sahip, 105 basamaklı bu minare, 13 kuşaktan oluşuyor. Her kuşakta farklı desen ve şekiller yer alıyor.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Pişmiş tuğladan dairesel plan özelliğine sahip minarenin çapı, aşağıdan yukarıya yükseldikçe daralarak devam ediyor. Tepe kısmı ise mukarneslerle (İslam sanatında mimari yapılarda görülen geometrik bir bezeme çeşidi) genişletilerek estetik bir görünüm sağlandı. Minare, hareketliliği oluşturmak için yer yer sırlı tuğlalarla süslendi.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Özbekistan minarelerinin genelinde olduğu gibi burada da şerefeye yer verilmedi.</span></span><br />
<br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Ezan sesinin duyurulabilmesi için üst bölümde minare çevresine sivri kemerli 16 açıklık bırakılarak bu ihtiyaç karşılandı. Bu kısmın üstü de mukarneslerle bezendi. Tepe bölümünün ortasına ise koni biçiminde kubbecik konuldu.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Yıkılırsa evimin üzerine düşecek, başıma yıkılacak"</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Aynı isme sahip camiden ayakta kalabilen tek unsur olan minareden, ezan okumanın yanı sıra gözetleme kulesi ve yolcuların şehre giden istikameti kolayca bulabilmesi için üzerinde ateş yakılmak suretiyle fener olarak da yararlanıldı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Mimar Bako tarafından yapılan ilk Kalon Minaresi, altındaki su tabakası hesaba katılmadığı için yıkıldı. Bunun ardından tekrar inşa edildi ve "Minare yıkılacak mı, yıkılmayacak mı" diye 10 yıl beklendi. Bu sırada Bako, can güvenliği endişesiyle ülkeyi terk etti. Buhara'ya 10 yıl sonra döndüğünde minarenin yerinde sağlam durduğunu gören usta, "Merak etmeyin, minareyi bu sefer sağlam yaptım. Gölgesinden ve ışığından hesap ettim. Yıkılırsa evimin üzerine düşecek, başıma yıkılacak" ifadesini kullandı.</span></span> <br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Kalon Minaresi daha sonra belli dönemlerde restore edildi.</span></span><br />
<br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Efsanelerde Kalon Minaresi</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Minare ile ilgili halk arasında asırlardır anlatılagelen bir efsane ise şöyle:</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">"Cengiz Han,  Buhara şehrini yakarken Kalon Minaresi'nin yanına kadar gelir. O sırada miğferi başından düşer. Eğilip miğferini yerden alır. O güne kadar Cengiz Han, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmemiştir. Eğilip miğferini yerden alır ve bir an duraklar, sonra da 'Bugüne kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmedim. Bu yapının önünde ise eğildim. Onun için bu yapıya dokunmayın, bırakın sağlam kalsın' der. Böylece minare yıkılmaktan kurtulur."</span></span> <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font">Bir başka rivayete göre Cengiz Han, Buhara'ya geldiğinde halkı bir korku kaplar. Şehirde büyük bir katliam olacağını tahmin ederler. Minarenin yanındaki camiye sığınırlarsa katliamdan kurtulabileceklerini, Cengiz Han'ın bir mabede sığınan insanlara dokunmayacağını düşünürler. Mescide giren  Cengiz Han ve askerleri, içeridekilerin tamamını kılıçtan geçirir.</span></span><br />
<img src="http://i.imgur.com/uXEUU8M.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: uXEUU8M.jpg]" class="mycode_img" /><br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 <br />
<br />
 ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MEKANİK TÜRK]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-mekanik-turk-493.html</link>
			<pubDate>Fri, 22 Nov 2013 18:05:37 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-mekanik-turk-493.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEKANİK TÜRK</span></span><br />
<br />
"Wolfgang von Kempelen Tarafından Yapılan ve Kendisine Satranç Oynatılan "Türk" Adlı Makina"<br />
<br />
Türk, 1769 yılında 6 ay kadar bir sürede yapılıp 1770'de ilk kez İmparatoriçe Maria Theresa için sergilendiğinden beri bu konu tartışılmıştır. Otomat Viyana'da İmparatoriçe Maria Theresa'nın hizmetinde çalışan mekanikçi Wolfgang von Kempelen tarafından yapılmıştır.<br />
<br />
İmparatoriçe Maria Theresa için yapılan bu otomat, 120 cm uzunluğunda, 105 cm genişliğinde ve 60 cm yüksekliğindedir. Akçaağaçtan ve üzerine satranç tahtası çizilmiş tekerlekli bir kabinet önünde oturan bıyıklı, sarıklı ve pelerinli bir Türk figüründen oluşuyordu. Öndeki kapak açılıp dolabın ve Türk'ün içine bakıldığında irili ufaklı pek çok kaldıraç, makara ve başka karmaşık mekanik sistemler görülebilmekteydi.<br />
<br />
Türk’ü izleyenler onlarca yıl boyunca onun sırrını çözmeye çalışmışlardı. Bazıları çok ilginç teoriler üretmişler ve bu açıklamalara gazetelerde geniş yer verilmişti. Bir teoriye göre satranç taşlarının içine yerleştirilen mıknatıslar sayesinde Türk taşları oynatıyordu. Bir başka teori ise kuklanın içine bir çocuğun girmiş olduğunu savunuyordu.<br />
<br />
Dr. Gamaliel Bradford ve ünlü yazar Edgar Allan Poe en akılcı çözümleri üretenler olmuştu. Edgar Allan Poe, otomaton hakkında yazdığı "Maelzel's Chess" adlı tanıtım yazısında Mekanik Türk'ü şöyle tasvir ediyordu:<br />
<br />
"Oyunu kazanmadan önce kafasını bir zafer edasıyla sallıyor, kendini beğenmiş bakışlarla etrafına göz gezdirdikten sonra sol kolunu herzamankinden daha geriye çekiyor ve parmaklarını bir süre dinlendiriyor."<br />
<br />
Kempelen 1804'de Viyana'da öldükten sonra otomat birkaç kez el değiştirdi ve son olarak Beethoven'in yakın arkadaşı Johann Maelzel adlı bir makine mühendisi show-man'in eline geçti. Daha sonraları ilk metronomu yapacak olan Maelzel, otomatı Kempelen'in oğlundan satın almıştı. En büyük ününü bu dönemde kazanan otomat, 1809'da Napolyon'la da oynadı.<br />
<br />
1817-1837 tarihlerinde tüm Avrupa'yı ve Amerika'yı gezen otomat, çalışma mekanizması ve topluluklar üzerinde yarattığı etki nedeniyle birçok kitap ve makaleye konu oldu. Bunlardan en önemlisi Edgar Allan Poe'nun Kempelen hakkında yazdığı makaledir.<br />
<br />
Satranç oynayan Türk hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler içeren The Turk, Chess Automaton (Gerald Levitt) adlı kitapta, otomatın oynadığı ve içinde Napolyon'un oyunun da olduğu 52 adet oyunun ayrıntılarını bulmak mümkündür. Bu oyunların detayları, otomat 1820 yılında Maelzel'in Londra'daki gösterileri sırasında bir arkadaşı tarafından kaydedilmişti. Bu yılı kapsayan, 1787-1837 yılları arasında otomatın içindeki kişi Jacques-François Mouret'ti.<br />
<br />
Uzun süreler nasıl çalıştığı üzerinde fikirler yürütülen otomatın içinde satrançta oldukça tecrübeli biri vardı. Kempelen'in ustalığı da seyredenlerin düşündüğü gibi bir makineye satranç oynatmasında değil, kutunun içinde hiçbir şekilde görebilme olanağı olmayan birine satranç oynatabilmesidir. Makinenin içi seyirciye gösterildikten sonra satranç ustası kutunun içine giriyor ve mum ışığında iki büklüm bir şekilde hem karşısındaki oyuncunun yaptığı hamleleri takip edebiliyor hem de otomatı yönetip karşı hamleleri yaptırabiliyordu.<br />
<br />
Mekanik Türk'ün sırrı, mekanizmanın bulunduğu kabinin içindeki bölümlerin katlanabilir olmasına ve mekanizmanın önden görüldüğü gibi kabinin tamamını kaplamamasında yatıyordu.<br />
<br />
Kabin içinde, operatörün oyunu takip etmesine yardım eden ikinci bir satranç tahtası daha vardı. Otomatın oynadığı ana satranç tahtasının altında, her karenin altında zemberek şeklinde bir mekanızma ve her taşın altında da bir mıknatıs bulunuyordu. Bu sistem sayesinde kabin içindeki oyuncu hangi taşın hangi kareye oynadığını takip edebiliyor ve ikincil satranç tahtasında yaptığı hamleleri ana tahtaya bildiren özel düzeneği kullanarak Mekanik Türk'ü hareket ettirebiliyordu.<br />
<br />
Kempelen, satranç oynayan Türk'ün içinde bir insan saklaması ve toplulukları kandırması nedeniyle birçok mekanikçi ve bilim adamı tarafından şarlatanlıkla suçlanmıştır.<br />
<br />
Kempelen'in 1804'teki ölümünün ardından Mekanik Türk elden ele dolaştı ve Johann Maelzel'e ulaştı. O zamana kadar bunun bir aldatmaca olduğundan şüphelenenler çıksa da işin sırrı yıllar boyunca tam olarak ortaya çıkmadı.<br />
<br />
1809'da Napoleon Bonapart'ı yenen Mekanik Türk, satranç zaferlerine Fransa ve İngiltere'de devam etti. 1820'de bilgisayarın babası sayılan Charles Babbage ile bir maç yaptı.<br />
<br />
Artan borçları yüzünden Maelzel Avrupa'yı terk ederek Amerika'ya doğru yola çıktı. ABD'de başarılı bir turne gerçekleştiren Maelzel, Güney Amerika'da bunu sürdürmeyi düşündü ve Mekanik Türk'ü Küba'ya götürmeye karar verdi. Küba'da, sekreteri ve sırdaşı (ve büyük ihtimalle Mekanik Türk'ün içindeki adam olan) satranç ustası William Schlumberger öldü. Güney Amerika'da iflas eden Maelzel ABD'ye dönüşte kabininde ölü olarak bulundu ve cesedi denize atıldı.<br />
<br />
Kendisine ün kazandıran iki önemli otomatı dışında Kempelen çok farklı konularda da çalışmıştır. Bratislava Kalesi'ne su taşıma sistemi, bugün halen kullanılmakta olan Tuna nehrinin üstündeki sarkaç şeklindeki köprü, görme yeteneğini kaybeden müzisyen ve yazar bir arkadaşının çalışmalarını yazabilmesi için geliştirdiği körler için yazma makinesi buluşlarından bazılarıdır. İmparatorluk güzel sanatlar akademisinin üyesi olan Kempelen'in el yazması gravürleri ve çizimleri de mucidin kayda değer bir sanatçı olduğunun göstergesidir.<br />
<br />
Mezata çıkarılan Mekanik Türk'ün yeni sahibi Doktor ve Cerrah John Mitchell oldu. Bir kulüp kuran Mitchell, burada kulüp üyelerine ücret karşılığı Mekanik Türk'ün sırlarını göstermeye başladı. Önceleri ufak bir şöhrete kavuşsa da Maelzel kadar başarılı bir şov adamı olmadığı için otomatı 1854 yılında Filedelfiya'daki bir müzeye bağışladı. Yapımından 85 yıl sonra Mekanik Türk "Büyük Filedelfiya yangını"nda yandı ve tarihe karıştı. Mitchel'in oğlu, Mekanik Türk'ün sırlarını açıkladığı bir kitap yayınladı. Tarih boyunca 15 satranç uzmanı ve ustası Mekanik Türk'le karşılaştı, hakkından birçok kitap ve makale yazıldı. Fakat hiçbiri Mekanik Türk'ün sırrını tam olarak ortaya koyamadı.<br />
<br />
1828'de Maelzel'in ölümünden sonra Philadelphia'da küçük bir müzeye konan otomat 1854'te çıkan bir yangın sonucunda tamamen yanmıştır.<br />
<br />
Mekanik Türk isimli Tom Standage tarafından yazılmış kitap da 2004 yılında Saga Yayınları tarafından Gülenbilge Zanardi çevirisiyle yayınlanmıştır<br />
<br />
Neden Türk?<br />
<br />
Dönemin Türk kültürünün Avrupa'daki etkisi ve Avrupa'nın büyük bölümünün Türk akınlarından nasibini alıp, uzun süre Türk egemenliği altında yaşaması nedeniyle toplumsal bellekte yer edinen, güçlü Türk imajı buna neden gösterilebilir.<br />
<img src="http://i.imgur.com/6eaAdRn.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 6eaAdRn.jpg]" class="mycode_img" /></span><br />
 <br />
<br />
 ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: comic sans ms;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEKANİK TÜRK</span></span><br />
<br />
"Wolfgang von Kempelen Tarafından Yapılan ve Kendisine Satranç Oynatılan "Türk" Adlı Makina"<br />
<br />
Türk, 1769 yılında 6 ay kadar bir sürede yapılıp 1770'de ilk kez İmparatoriçe Maria Theresa için sergilendiğinden beri bu konu tartışılmıştır. Otomat Viyana'da İmparatoriçe Maria Theresa'nın hizmetinde çalışan mekanikçi Wolfgang von Kempelen tarafından yapılmıştır.<br />
<br />
İmparatoriçe Maria Theresa için yapılan bu otomat, 120 cm uzunluğunda, 105 cm genişliğinde ve 60 cm yüksekliğindedir. Akçaağaçtan ve üzerine satranç tahtası çizilmiş tekerlekli bir kabinet önünde oturan bıyıklı, sarıklı ve pelerinli bir Türk figüründen oluşuyordu. Öndeki kapak açılıp dolabın ve Türk'ün içine bakıldığında irili ufaklı pek çok kaldıraç, makara ve başka karmaşık mekanik sistemler görülebilmekteydi.<br />
<br />
Türk’ü izleyenler onlarca yıl boyunca onun sırrını çözmeye çalışmışlardı. Bazıları çok ilginç teoriler üretmişler ve bu açıklamalara gazetelerde geniş yer verilmişti. Bir teoriye göre satranç taşlarının içine yerleştirilen mıknatıslar sayesinde Türk taşları oynatıyordu. Bir başka teori ise kuklanın içine bir çocuğun girmiş olduğunu savunuyordu.<br />
<br />
Dr. Gamaliel Bradford ve ünlü yazar Edgar Allan Poe en akılcı çözümleri üretenler olmuştu. Edgar Allan Poe, otomaton hakkında yazdığı "Maelzel's Chess" adlı tanıtım yazısında Mekanik Türk'ü şöyle tasvir ediyordu:<br />
<br />
"Oyunu kazanmadan önce kafasını bir zafer edasıyla sallıyor, kendini beğenmiş bakışlarla etrafına göz gezdirdikten sonra sol kolunu herzamankinden daha geriye çekiyor ve parmaklarını bir süre dinlendiriyor."<br />
<br />
Kempelen 1804'de Viyana'da öldükten sonra otomat birkaç kez el değiştirdi ve son olarak Beethoven'in yakın arkadaşı Johann Maelzel adlı bir makine mühendisi show-man'in eline geçti. Daha sonraları ilk metronomu yapacak olan Maelzel, otomatı Kempelen'in oğlundan satın almıştı. En büyük ününü bu dönemde kazanan otomat, 1809'da Napolyon'la da oynadı.<br />
<br />
1817-1837 tarihlerinde tüm Avrupa'yı ve Amerika'yı gezen otomat, çalışma mekanizması ve topluluklar üzerinde yarattığı etki nedeniyle birçok kitap ve makaleye konu oldu. Bunlardan en önemlisi Edgar Allan Poe'nun Kempelen hakkında yazdığı makaledir.<br />
<br />
Satranç oynayan Türk hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler içeren The Turk, Chess Automaton (Gerald Levitt) adlı kitapta, otomatın oynadığı ve içinde Napolyon'un oyunun da olduğu 52 adet oyunun ayrıntılarını bulmak mümkündür. Bu oyunların detayları, otomat 1820 yılında Maelzel'in Londra'daki gösterileri sırasında bir arkadaşı tarafından kaydedilmişti. Bu yılı kapsayan, 1787-1837 yılları arasında otomatın içindeki kişi Jacques-François Mouret'ti.<br />
<br />
Uzun süreler nasıl çalıştığı üzerinde fikirler yürütülen otomatın içinde satrançta oldukça tecrübeli biri vardı. Kempelen'in ustalığı da seyredenlerin düşündüğü gibi bir makineye satranç oynatmasında değil, kutunun içinde hiçbir şekilde görebilme olanağı olmayan birine satranç oynatabilmesidir. Makinenin içi seyirciye gösterildikten sonra satranç ustası kutunun içine giriyor ve mum ışığında iki büklüm bir şekilde hem karşısındaki oyuncunun yaptığı hamleleri takip edebiliyor hem de otomatı yönetip karşı hamleleri yaptırabiliyordu.<br />
<br />
Mekanik Türk'ün sırrı, mekanizmanın bulunduğu kabinin içindeki bölümlerin katlanabilir olmasına ve mekanizmanın önden görüldüğü gibi kabinin tamamını kaplamamasında yatıyordu.<br />
<br />
Kabin içinde, operatörün oyunu takip etmesine yardım eden ikinci bir satranç tahtası daha vardı. Otomatın oynadığı ana satranç tahtasının altında, her karenin altında zemberek şeklinde bir mekanızma ve her taşın altında da bir mıknatıs bulunuyordu. Bu sistem sayesinde kabin içindeki oyuncu hangi taşın hangi kareye oynadığını takip edebiliyor ve ikincil satranç tahtasında yaptığı hamleleri ana tahtaya bildiren özel düzeneği kullanarak Mekanik Türk'ü hareket ettirebiliyordu.<br />
<br />
Kempelen, satranç oynayan Türk'ün içinde bir insan saklaması ve toplulukları kandırması nedeniyle birçok mekanikçi ve bilim adamı tarafından şarlatanlıkla suçlanmıştır.<br />
<br />
Kempelen'in 1804'teki ölümünün ardından Mekanik Türk elden ele dolaştı ve Johann Maelzel'e ulaştı. O zamana kadar bunun bir aldatmaca olduğundan şüphelenenler çıksa da işin sırrı yıllar boyunca tam olarak ortaya çıkmadı.<br />
<br />
1809'da Napoleon Bonapart'ı yenen Mekanik Türk, satranç zaferlerine Fransa ve İngiltere'de devam etti. 1820'de bilgisayarın babası sayılan Charles Babbage ile bir maç yaptı.<br />
<br />
Artan borçları yüzünden Maelzel Avrupa'yı terk ederek Amerika'ya doğru yola çıktı. ABD'de başarılı bir turne gerçekleştiren Maelzel, Güney Amerika'da bunu sürdürmeyi düşündü ve Mekanik Türk'ü Küba'ya götürmeye karar verdi. Küba'da, sekreteri ve sırdaşı (ve büyük ihtimalle Mekanik Türk'ün içindeki adam olan) satranç ustası William Schlumberger öldü. Güney Amerika'da iflas eden Maelzel ABD'ye dönüşte kabininde ölü olarak bulundu ve cesedi denize atıldı.<br />
<br />
Kendisine ün kazandıran iki önemli otomatı dışında Kempelen çok farklı konularda da çalışmıştır. Bratislava Kalesi'ne su taşıma sistemi, bugün halen kullanılmakta olan Tuna nehrinin üstündeki sarkaç şeklindeki köprü, görme yeteneğini kaybeden müzisyen ve yazar bir arkadaşının çalışmalarını yazabilmesi için geliştirdiği körler için yazma makinesi buluşlarından bazılarıdır. İmparatorluk güzel sanatlar akademisinin üyesi olan Kempelen'in el yazması gravürleri ve çizimleri de mucidin kayda değer bir sanatçı olduğunun göstergesidir.<br />
<br />
Mezata çıkarılan Mekanik Türk'ün yeni sahibi Doktor ve Cerrah John Mitchell oldu. Bir kulüp kuran Mitchell, burada kulüp üyelerine ücret karşılığı Mekanik Türk'ün sırlarını göstermeye başladı. Önceleri ufak bir şöhrete kavuşsa da Maelzel kadar başarılı bir şov adamı olmadığı için otomatı 1854 yılında Filedelfiya'daki bir müzeye bağışladı. Yapımından 85 yıl sonra Mekanik Türk "Büyük Filedelfiya yangını"nda yandı ve tarihe karıştı. Mitchel'in oğlu, Mekanik Türk'ün sırlarını açıkladığı bir kitap yayınladı. Tarih boyunca 15 satranç uzmanı ve ustası Mekanik Türk'le karşılaştı, hakkından birçok kitap ve makale yazıldı. Fakat hiçbiri Mekanik Türk'ün sırrını tam olarak ortaya koyamadı.<br />
<br />
1828'de Maelzel'in ölümünden sonra Philadelphia'da küçük bir müzeye konan otomat 1854'te çıkan bir yangın sonucunda tamamen yanmıştır.<br />
<br />
Mekanik Türk isimli Tom Standage tarafından yazılmış kitap da 2004 yılında Saga Yayınları tarafından Gülenbilge Zanardi çevirisiyle yayınlanmıştır<br />
<br />
Neden Türk?<br />
<br />
Dönemin Türk kültürünün Avrupa'daki etkisi ve Avrupa'nın büyük bölümünün Türk akınlarından nasibini alıp, uzun süre Türk egemenliği altında yaşaması nedeniyle toplumsal bellekte yer edinen, güçlü Türk imajı buna neden gösterilebilir.<br />
<img src="http://i.imgur.com/6eaAdRn.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 6eaAdRn.jpg]" class="mycode_img" /></span><br />
 <br />
<br />
 ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünyanın en büyük savaş gemisi Yamato (Battleship, 1941-1945]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-dunyanin-en-buyuk-savas-gemisi-yamato-battleship-1941-1945-379.html</link>
			<pubDate>Mon, 08 Apr 2013 07:55:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=14">ahmetsahin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-dunyanin-en-buyuk-savas-gemisi-yamato-battleship-1941-1945-379.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dünyanın en büyük savaş gemisi Yamato (Battleship, 1941-1945)</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
Yamato, Japonya'da Kure'de inşa edilen 65,000-tonluk (tam yüklü 72,800-ton) iki savaş gemisinden biriydi. O ve kardeş gemi Musashi dünyada inşa edilmiş en büyük savaş gemileri olup boyut ve silah kapasitesi açısından ABD'nin Montana sınıfı savaş gemilerini dahi geride bırakmaktaydılar. 9 adet 460mm (18.1-inch) ana saldırı topları, 1460kg (3200 pound) ağırlığında zırh delici mermiler atmakta olup o zamana kadar kullanılmış olan en etkili deniz silahları idi. İki geminin zırh koruması da o zamana kadar yapılmış en güçlü koruma zırhı olarak tarihe geçmiştir. <br />
<br />
Yamato 1941 yılında, Pacific savaşının başlamasından sadece 1 hafta sonra hizmete girdi. 1942 yılında yapılan kritik deniz savaşlarında Yamato, filo komutanı Isoroku Yamamoto'nun bayrak gemisi olarak kullanıldı. Sonraki yıl ise gemi çoğunlukla zamanını Truk'da Japonya'nın Merkez Pasifik üslerini koruyan hareketli deniz gücünün bir parçası olarak geçirdi. USS Skate (SS-305) tarafından 1943 Aralığında torpillenen Yamato, 1944 yılının Nisan ayına kadar onarım gördü, bu sırada geminin uçaksavar bataryaları önemli derecede güçlendirildi. Daha sonra Haziranda Filipinler Denizi savaşına katılan gemi Ekim ayında Leyte Körfezinde savaştı. Son çatışmada ABD donanması uçaklarının torpillerine hedef olmasına rağmen Samar adası açıklarında ABD uçak gemileri ve destroyerlerine karşı güçlü silahlarını kullanma fırsatı buldu. <br />
<br />
Yamato Leyte Körfezi savaşında fazla hasar görmemişti ve Kasım 1944'te yeniden bakıma alındı. İlave uçaksavar bataryaları monte edilen gemi, 1944-45 kışında Japonyada üslendi. Mart 1945'te yeniden ABD uçaklarının saldırısına uğrayan gemi bu saldırılarda da sadece hafif hasar görerek gücünü kanıtladı. Ancak bu güzel gemi artık yaşamının sonuna gelmişti. Çünkü Japonya artık yenilmeye mahkum gözüküyordu. Onurlarına düşkün olan Japonlar yenilgiye katlanamadıkları için tüm Japon toplumu intihar etmeyi kendilerine seçenek olarak görmeye başlamıştı. <br />
<br />
Takip eden ay Yamato bu düşünce ile hazırlanan "Ten-Go" harekatında görevlendirildi. Bu görevin amacı Okinawa adasını istilaya gelen ABD donanmasını durdurmaktı. Asıl görevi Kamikaze uçakları üstlenmişti ancak havada çok üstün olan ABD uçaklarına karşı yeterli hava koruması olmamasından dolayı Japonlar son çare olarak ellerinde kalan gemilerle uçaklarına destek olup üzerlerindeki baskıyı hafifletmeyi düşünmüşlerdi. Japon filosunun cephanesi boldu ancak yakıtı sadece Okinawa'ya gidecek kadar konmuştu. Başka bir deyişle filo intihar etmeye gidiyordu. 7 Nisan 1945'te kuzey Okinawa'ya 200 mil uzaklıkta Yamato ve beraberindeki gemiler yüzlerce ABD uçağının saldırısına uğradı. Filoyu sadece 3 uçak koruyordu. Savaş saatlerce sürdü. Gemiye pekçok torpil isabet etmişti. Ayrıca bombalanan gemi bütün mürettebatıyla beraber sulara gömüldü. <br />
<br />
Savaştan sonra sadece Japonya'da değil pekçok ülkede ünlü olan gemiye ait batık ilk kez 1985 yılında bulunarak incelenmiştir. Daha sonra 1999 yılında batığa tekrar dalan araştırmacılar ayrıntılı bir inceleme yapmak imkanını bulmuşlardır. Gemiye ait iki büyük parça suyun 1000 feet of altında yatmaktadır.</span><br />
</span><br />
 <img src="http://i.imgur.com/u4kkQ1H.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: u4kkQ1H.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
<br />
</span></span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dünyanın en büyük savaş gemisi Yamato (Battleship, 1941-1945)</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
Yamato, Japonya'da Kure'de inşa edilen 65,000-tonluk (tam yüklü 72,800-ton) iki savaş gemisinden biriydi. O ve kardeş gemi Musashi dünyada inşa edilmiş en büyük savaş gemileri olup boyut ve silah kapasitesi açısından ABD'nin Montana sınıfı savaş gemilerini dahi geride bırakmaktaydılar. 9 adet 460mm (18.1-inch) ana saldırı topları, 1460kg (3200 pound) ağırlığında zırh delici mermiler atmakta olup o zamana kadar kullanılmış olan en etkili deniz silahları idi. İki geminin zırh koruması da o zamana kadar yapılmış en güçlü koruma zırhı olarak tarihe geçmiştir. <br />
<br />
Yamato 1941 yılında, Pacific savaşının başlamasından sadece 1 hafta sonra hizmete girdi. 1942 yılında yapılan kritik deniz savaşlarında Yamato, filo komutanı Isoroku Yamamoto'nun bayrak gemisi olarak kullanıldı. Sonraki yıl ise gemi çoğunlukla zamanını Truk'da Japonya'nın Merkez Pasifik üslerini koruyan hareketli deniz gücünün bir parçası olarak geçirdi. USS Skate (SS-305) tarafından 1943 Aralığında torpillenen Yamato, 1944 yılının Nisan ayına kadar onarım gördü, bu sırada geminin uçaksavar bataryaları önemli derecede güçlendirildi. Daha sonra Haziranda Filipinler Denizi savaşına katılan gemi Ekim ayında Leyte Körfezinde savaştı. Son çatışmada ABD donanması uçaklarının torpillerine hedef olmasına rağmen Samar adası açıklarında ABD uçak gemileri ve destroyerlerine karşı güçlü silahlarını kullanma fırsatı buldu. <br />
<br />
Yamato Leyte Körfezi savaşında fazla hasar görmemişti ve Kasım 1944'te yeniden bakıma alındı. İlave uçaksavar bataryaları monte edilen gemi, 1944-45 kışında Japonyada üslendi. Mart 1945'te yeniden ABD uçaklarının saldırısına uğrayan gemi bu saldırılarda da sadece hafif hasar görerek gücünü kanıtladı. Ancak bu güzel gemi artık yaşamının sonuna gelmişti. Çünkü Japonya artık yenilmeye mahkum gözüküyordu. Onurlarına düşkün olan Japonlar yenilgiye katlanamadıkları için tüm Japon toplumu intihar etmeyi kendilerine seçenek olarak görmeye başlamıştı. <br />
<br />
Takip eden ay Yamato bu düşünce ile hazırlanan "Ten-Go" harekatında görevlendirildi. Bu görevin amacı Okinawa adasını istilaya gelen ABD donanmasını durdurmaktı. Asıl görevi Kamikaze uçakları üstlenmişti ancak havada çok üstün olan ABD uçaklarına karşı yeterli hava koruması olmamasından dolayı Japonlar son çare olarak ellerinde kalan gemilerle uçaklarına destek olup üzerlerindeki baskıyı hafifletmeyi düşünmüşlerdi. Japon filosunun cephanesi boldu ancak yakıtı sadece Okinawa'ya gidecek kadar konmuştu. Başka bir deyişle filo intihar etmeye gidiyordu. 7 Nisan 1945'te kuzey Okinawa'ya 200 mil uzaklıkta Yamato ve beraberindeki gemiler yüzlerce ABD uçağının saldırısına uğradı. Filoyu sadece 3 uçak koruyordu. Savaş saatlerce sürdü. Gemiye pekçok torpil isabet etmişti. Ayrıca bombalanan gemi bütün mürettebatıyla beraber sulara gömüldü. <br />
<br />
Savaştan sonra sadece Japonya'da değil pekçok ülkede ünlü olan gemiye ait batık ilk kez 1985 yılında bulunarak incelenmiştir. Daha sonra 1999 yılında batığa tekrar dalan araştırmacılar ayrıntılı bir inceleme yapmak imkanını bulmuşlardır. Gemiye ait iki büyük parça suyun 1000 feet of altında yatmaktadır.</span><br />
</span><br />
 <img src="http://i.imgur.com/u4kkQ1H.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: u4kkQ1H.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
<br />
</span></span><br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Avrupalılar Türkleri Neden Sevmez...?]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-avrupalilar-turkleri-neden-sevmez-336.html</link>
			<pubDate>Thu, 20 Dec 2012 20:08:11 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=8">intikamcı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-avrupalilar-turkleri-neden-sevmez-336.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Fritz Neumark kimdir? Alman Profesör Neumark tirafları hangileridir? Fritz Neumark nerede görev yapmıştır? Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir. 20 Temmuz 1936′da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestrsinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi’nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.] Alman Profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir: (Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:<br />
<br />
1- Müslüman olduğunuz için sevmez. <br />
<br />
2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. <br />
<br />
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız. <br />
<br />
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. <br />
<br />
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler. <br />
<br />
6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar. <br />
<br />
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi. <br />
<br />
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır. <br />
<br />
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı] <br />
<br />
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. <br />
<br />
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.) <br />
</span></span> <img src="http://i.imgur.com/0mxMz.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 0mxMz.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
(Kaynak:Rehber Ansiklopedisi)</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Fritz Neumark kimdir? Alman Profesör Neumark tirafları hangileridir? Fritz Neumark nerede görev yapmıştır? Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir. 20 Temmuz 1936′da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestrsinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi’nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.] Alman Profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir: (Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:<br />
<br />
1- Müslüman olduğunuz için sevmez. <br />
<br />
2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. <br />
<br />
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız. <br />
<br />
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. <br />
<br />
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler. <br />
<br />
6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar. <br />
<br />
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi. <br />
<br />
8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır. <br />
<br />
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı] <br />
<br />
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. <br />
<br />
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.) <br />
</span></span> <img src="http://i.imgur.com/0mxMz.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 0mxMz.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
(Kaynak:Rehber Ansiklopedisi)</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[300 spartalıyı gerçek sanarlar! 40 Kişiyle Çin sarayını basan Atalarını bilmezler.]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-300-spartaliyi-gercek-sanarlar-40-kisiyle-cin-sarayini-basan-atalarini-bilmezler-332.html</link>
			<pubDate>Sun, 16 Dec 2012 18:28:19 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=1">mevthawk</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-300-spartaliyi-gercek-sanarlar-40-kisiyle-cin-sarayini-basan-atalarini-bilmezler-332.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://i.imgur.com/kFapB.jpg?2" loading="lazy"  alt="[Resim: kFapB.jpg?2]" class="mycode_img" /> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kürşad, 621 senesinde Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülen Doğu Göktürk Devleti kağanı Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan'ın ölümünden sonra kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan adını alarak hükümdar oldu ve ağabeyinin Çinli eşi ile evlenerek Ötüken'deki Türkler arasında huzursuzluğa yol açtı... Bir tarafta Çinliler, diğer yanda da Sırtarduş Bayurku, Dokuz Oğuz, Uygur gibi Türk boylarının Göktürklere başkaldırıp savaşmaları ve ayrıca İ-çing Katun'un Ötüken'de esir durumda yaşayan Çinli azınlığa destek çıkarak bunların zenginleşmesini sağlaması sayesinde giderek zayıflayan ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkler, 629 senesinde Çinlilerle yaptıkları savaşta tuzağa düşerek yenilince Doğu Göktürk Devleti yıkıldı. Başta Kara Kağan ve Kürşad olmak üzere binlerce Göktürk Çinlilere esir düşerek Çin'in başkenti Siganfu'ya götürüldüler ve orada kendilerine tahsis edilen bölgede yaşamaya mecbur edildiler. Türkleri asimile edebilmek amacıyla Göktürk soylularını hassa ordusunda subay olarak görevlendiren Çinlilerin bu taktiği bir işe yaramamış, Türkler bağımsızlıklarına kavuşup yeniden devlet kurmak amacıyla fırsat kollamaya başlamışlardır. Kürşad da Çin hükümdarının ordusunda subay durumundadır fakat kılıcını milletinin özgürlüğü için çekeceği günü beklemektedir. Esaretin beşinci yılında Kara Kağan kahrından ölür. Esaretin onuncu yılında, yani 639 senesinde, Bozkurt soyunun en büyüğü konumundaki Kürşad durumun iyice kötüye gittiğini görerek kırk çerisi ile birlikte ihtilal yapmaya karar verir. Geceleri kılık değiştirerek Siganfu sokaklarında tek başına dolaşma adeti olan Çin hükümdarı Tay-tsung'u yakalayarak rehin almaya ve bu sayede Çin sarayına girerek orada bulunan Kürşad'ın ağabeyinin oğlu Urku Tigin'i kurtarıp, toplayabildikleri kadar Türk ile birlikte Ötüken'e giderek tekrar devlet kurmaya, Urku Tigin'i de kağan ilan etmeye karar verirler. Bu uğraşta başarılı olurlarsa budun kurtulacak, başaramazlarsa da dökülecek kanları geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Fakat ihtilal için harekete geçtikleri gece sağanak halinde yağan yağmur yüzünden Çin hükümdarı sarayından dışarı çıkmaz. İhtilali ertelemenin sakıncalı olacağını düşünen Kürşad, kırk çerisiyle birlikte Çin sarayına yürür, amacı sarayı basarak hükümdarı esir almaktır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yüce dileğe doğru yürüyen kırkbir Türk yiğidi sarayın kapısına vardıkları anda cenk başlar. Yüzlerce Çinli askeri öldürürler ama binlercesi üzerlerine saldırmaya devam eder. Göktürklerin bir kısmı sarayın içinde savaşırken şehit olur, sağ kalanlar ise Kür Şad'ın önderliğinde saraydan çıkarak Vey ırmağına doğru ilerlerler, niyetleri ırmağı geçerek Ötüken'e doğru at koşturmaktır. Ama sağanak halinde yağan yağmur yüzünden yükselen sular köpr&lt;/acronym&gt;üyü sürükleyip götürdüğü için karşıya geçemezler ve peşlerinden gelen Çin ordusu ile son kez cenke tutuşurlar. Binlerce Çinli askere karşı savaşan bir avuç Türk yiğidi peş peşe uçmağa varırlar. Sadece Kürşad sağ kalmıştır, tek başına Çin hükümdarlığına karşı savaşmaktadır. En sonunda O da şehit olur fakat elinde kılıcıyla atının üzerinde durmaktadır, öldüğü halde yere düşmemiştir... Kürşad ölmüş fakat yenilmemiştir...<br />
<br />
Kürşad ve kırk çerisinin yaptıkları ihtilalden sonra korkuya kapılan Çinliler, Siganfu'daki bütün esir Göktürkleri mecburen serbest bırakırlar. Göktürkler kırküç yıl boyunca dağınık bir şekilde yaşarlar, bazı Göktürk soyluları yeniden devlet kurma girişiminde bulunsalar dahi başarılı olamazlar... Fakat 682 senesinde Bozkurt başlı sancak tekrar kaldırılır ve Kutluk Şad (İlteriş Kağan) ile Bilge Tonyukuk İkinci Göktürk Devleti'ni kurarlar...</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://i.imgur.com/kFapB.jpg?2" loading="lazy"  alt="[Resim: kFapB.jpg?2]" class="mycode_img" /> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kürşad, 621 senesinde Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülen Doğu Göktürk Devleti kağanı Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan'ın ölümünden sonra kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan adını alarak hükümdar oldu ve ağabeyinin Çinli eşi ile evlenerek Ötüken'deki Türkler arasında huzursuzluğa yol açtı... Bir tarafta Çinliler, diğer yanda da Sırtarduş Bayurku, Dokuz Oğuz, Uygur gibi Türk boylarının Göktürklere başkaldırıp savaşmaları ve ayrıca İ-çing Katun'un Ötüken'de esir durumda yaşayan Çinli azınlığa destek çıkarak bunların zenginleşmesini sağlaması sayesinde giderek zayıflayan ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkler, 629 senesinde Çinlilerle yaptıkları savaşta tuzağa düşerek yenilince Doğu Göktürk Devleti yıkıldı. Başta Kara Kağan ve Kürşad olmak üzere binlerce Göktürk Çinlilere esir düşerek Çin'in başkenti Siganfu'ya götürüldüler ve orada kendilerine tahsis edilen bölgede yaşamaya mecbur edildiler. Türkleri asimile edebilmek amacıyla Göktürk soylularını hassa ordusunda subay olarak görevlendiren Çinlilerin bu taktiği bir işe yaramamış, Türkler bağımsızlıklarına kavuşup yeniden devlet kurmak amacıyla fırsat kollamaya başlamışlardır. Kürşad da Çin hükümdarının ordusunda subay durumundadır fakat kılıcını milletinin özgürlüğü için çekeceği günü beklemektedir. Esaretin beşinci yılında Kara Kağan kahrından ölür. Esaretin onuncu yılında, yani 639 senesinde, Bozkurt soyunun en büyüğü konumundaki Kürşad durumun iyice kötüye gittiğini görerek kırk çerisi ile birlikte ihtilal yapmaya karar verir. Geceleri kılık değiştirerek Siganfu sokaklarında tek başına dolaşma adeti olan Çin hükümdarı Tay-tsung'u yakalayarak rehin almaya ve bu sayede Çin sarayına girerek orada bulunan Kürşad'ın ağabeyinin oğlu Urku Tigin'i kurtarıp, toplayabildikleri kadar Türk ile birlikte Ötüken'e giderek tekrar devlet kurmaya, Urku Tigin'i de kağan ilan etmeye karar verirler. Bu uğraşta başarılı olurlarsa budun kurtulacak, başaramazlarsa da dökülecek kanları geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Fakat ihtilal için harekete geçtikleri gece sağanak halinde yağan yağmur yüzünden Çin hükümdarı sarayından dışarı çıkmaz. İhtilali ertelemenin sakıncalı olacağını düşünen Kürşad, kırk çerisiyle birlikte Çin sarayına yürür, amacı sarayı basarak hükümdarı esir almaktır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yüce dileğe doğru yürüyen kırkbir Türk yiğidi sarayın kapısına vardıkları anda cenk başlar. Yüzlerce Çinli askeri öldürürler ama binlercesi üzerlerine saldırmaya devam eder. Göktürklerin bir kısmı sarayın içinde savaşırken şehit olur, sağ kalanlar ise Kür Şad'ın önderliğinde saraydan çıkarak Vey ırmağına doğru ilerlerler, niyetleri ırmağı geçerek Ötüken'e doğru at koşturmaktır. Ama sağanak halinde yağan yağmur yüzünden yükselen sular köpr&lt;/acronym&gt;üyü sürükleyip götürdüğü için karşıya geçemezler ve peşlerinden gelen Çin ordusu ile son kez cenke tutuşurlar. Binlerce Çinli askere karşı savaşan bir avuç Türk yiğidi peş peşe uçmağa varırlar. Sadece Kürşad sağ kalmıştır, tek başına Çin hükümdarlığına karşı savaşmaktadır. En sonunda O da şehit olur fakat elinde kılıcıyla atının üzerinde durmaktadır, öldüğü halde yere düşmemiştir... Kürşad ölmüş fakat yenilmemiştir...<br />
<br />
Kürşad ve kırk çerisinin yaptıkları ihtilalden sonra korkuya kapılan Çinliler, Siganfu'daki bütün esir Göktürkleri mecburen serbest bırakırlar. Göktürkler kırküç yıl boyunca dağınık bir şekilde yaşarlar, bazı Göktürk soyluları yeniden devlet kurma girişiminde bulunsalar dahi başarılı olamazlar... Fakat 682 senesinde Bozkurt başlı sancak tekrar kaldırılır ve Kutluk Şad (İlteriş Kağan) ile Bilge Tonyukuk İkinci Göktürk Devleti'ni kurarlar...</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Komutan denildiğinde...]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-komutan-denildiginde-289.html</link>
			<pubDate>Tue, 27 Nov 2012 13:35:55 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=1">mevthawk</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-komutan-denildiginde-289.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Komutan denildiğinde...<br />
<br />
1-)Bedir, Hendek Ve Uhud savaşları'nın komutanı Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sav)<br />
<br />
2-)Sonradan Müslümân olup İslâm ordusunu yöneten Allah'ın kılıcı lakâbı ile Hâlid bin velid!<br />
<br />
<br />
3-)Mescîd-i Aksa Alınana dek 25 yıl boyunca gülmeyen Selahaddin Eyyûbi!<br />
<br />
4-) 9 yaşında yastığının altına Fethin planlarını çizen, 14 yaşında padişah olan, 21 yaşında kendi geliştirdiği topların da katkısıyla, kara'dan gemi yürütüp 1000 yıllık rüyâyı gerçekleştirek çağ kapatıp çağ açarak "Fâtih" olan Fâtih Sultan Mehmed Han!<br />
<br />
5-) Babası Yavuz Sultan Selim’den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkaran, 46 yıllık pâdişahlık döneminin üçte ikisini at sırtında, seferlerde geçiren, düşmanlarının bile hayranlıkla övdüğü Kânûni Sultan Süleymân! (Dizilerin aksine Harem yüzü görmemiş neredeyse)<br />
<br />
6-)Otoritedeki başarısı konusunda cihâna örnek olan ve bilek kuvveti ile parmak ısırtan heybetli hünkâr IV Murad Han!<br />
<br />
7-)Devlet yönetimindeki başarısında, üstün Zekâsında olduğu gibi zerâfette ve nezâkette'de âbideleşen Cennet mekân Sultan II Abdül Hamid Han!<br />
<br />
'</span></span> [img]' E'vlad-ı Osmanlı '[/img] <img src="http://i.imgur.com/4fGti.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 4fGti.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Komutan denildiğinde...<br />
<br />
1-)Bedir, Hendek Ve Uhud savaşları'nın komutanı Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sav)<br />
<br />
2-)Sonradan Müslümân olup İslâm ordusunu yöneten Allah'ın kılıcı lakâbı ile Hâlid bin velid!<br />
<br />
<br />
3-)Mescîd-i Aksa Alınana dek 25 yıl boyunca gülmeyen Selahaddin Eyyûbi!<br />
<br />
4-) 9 yaşında yastığının altına Fethin planlarını çizen, 14 yaşında padişah olan, 21 yaşında kendi geliştirdiği topların da katkısıyla, kara'dan gemi yürütüp 1000 yıllık rüyâyı gerçekleştirek çağ kapatıp çağ açarak "Fâtih" olan Fâtih Sultan Mehmed Han!<br />
<br />
5-) Babası Yavuz Sultan Selim’den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkaran, 46 yıllık pâdişahlık döneminin üçte ikisini at sırtında, seferlerde geçiren, düşmanlarının bile hayranlıkla övdüğü Kânûni Sultan Süleymân! (Dizilerin aksine Harem yüzü görmemiş neredeyse)<br />
<br />
6-)Otoritedeki başarısı konusunda cihâna örnek olan ve bilek kuvveti ile parmak ısırtan heybetli hünkâr IV Murad Han!<br />
<br />
7-)Devlet yönetimindeki başarısında, üstün Zekâsında olduğu gibi zerâfette ve nezâkette'de âbideleşen Cennet mekân Sultan II Abdül Hamid Han!<br />
<br />
'</span></span> [img]' E'vlad-ı Osmanlı '[/img] <img src="http://i.imgur.com/4fGti.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 4fGti.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hazreti Muhammed S.a.v'in Naaşını Çalacaklardı]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-hazreti-muhammed-s-a-v-in-naasini-calacaklardi-274.html</link>
			<pubDate>Tue, 06 Nov 2012 22:40:19 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=11">gakko</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-hazreti-muhammed-s-a-v-in-naasini-calacaklardi-274.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hazreti Muhammed S.a.v'in Naaşını Çalacaklardı<br />
</span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><br />
</span></span> <img src="http://i.imgur.com/kbKID.png" loading="lazy"  alt="[Resim: kbKID.png]" class="mycode_img" /> <span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: small;" class="mycode_size">Osmanlı Beyliği’nin yeni kurulmuş olduğu 14. asrın ilk yıllarında, İslâm’ın kutsal topraklarına merkezi Kahire olan ve Haçlılar’ı Ortadoğu’dan atan güçlü Memlük devleti hâkimdi. Memlükler kuvvetli bir kara ordusuna sahip olmalarına rağmen, denizcilikte zayıf kalmışlardı. Doğu’ya uzanan ticaret yollarını ellerine geçirmek isteyen Portekizliler, Memlük<br />
ler’in denizcilikteki bu zaafından istifade ederek Arabistan Yarımadası’nda stratejik mevkiler elde etmeyi başardılar. Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerque ise, 1513’te daha da ileri giderek, Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarını Hristiyan topraklarına kaçırmak gibi hain ve sinsi bir plan kurdu. d’Albuquerque’in gerekçesi, Memlükler’in Kudüs’teki kutsal yerleri ziyaret eden Hristiyanlar’dan vergi almalarıydı. Ama, Osmanlılar’ın Memlükler’i tarih sahnesinden silerek Ortadoğu’ya ve kutsal topraklara hâkim olmaları bu planı bozdu.<br />
<br />
İSLÂM’I SÜRME NİYETİ<br />
<br />
Portekizliler 15. yüzyılın sonlarında Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu’na ulaşmış ve gözlerini Arabistan’a dikmişlerdi. Memlük Devleti, Cidde’ye çıkan ve hattâ Mekke ile Medine’yi bile tehdit eden Portekizliler’in ilerleyişini durduramıyordu. Hint Okyanusu’ndaki Portekiz donanmasının kumandanı olan Alfonso d’Albuquerque, korkunç planını işte bu sırada hazırladı. Niyeti sadece peygamberin mezarını çalmak değil, Müslümanlar’ı İslam’ın kutsal topraklarından da sürmekti. d’Albuquerque’in planı, Muhammed Yakub Mughul’un “Kanuni Devri Osmanlılar’ın Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri” isimli eserinde şöyle anlatılır:<br />
<br />
OSMANLI KONTROLÜ<br />
<br />
“Hindistan’daki Portekiz sömürgelerini muhafaza etmek ve kuvvetlendirmek için başka bölgeler de işgal edilecek, denizlere hâkim olmak maksadıyla Hürmüz Boğazı elde tutulacak, Kızıldeniz’de hâkimiyet kurmak amacıyla Aden’e girilecekti. Nil Nehri’ne yeni kanallar açılarak suyun yolu değiştirilecek, böylelikle Mısır’a büyük zararlar verilecek ama çok daha önemlisi, Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarı kaçırılıp bir Hristiyan memlekete götürülecekti. Portekizli komutan, planını tatbik için 1513’te harekete geçti, birçok Müslüman toprağını işgal etti ve amacına ulaşmasına Osmanlılar engel oldular. Yavuz Sultan Selim’in başında bulunduğu Osmanlı ordusuyla Memlükler arasında 1516’nın 2 Ağustos günü Halep yakınlarındaki Mercidabık bölgesinde yaşanan savaş Osmanlı tarafının galibiyetiyle bitince Mısır ve Suriye Yavuz’un eline geçti. İslâm’ın kutsal toprakları da kısa bir zaman sonra yine Osmanlılar’ın kontrolü altına girdi.<br />
<br />
PLAN HAYAL OLDU<br />
<br />
Bu gelişmeler, Hindistan’a uzanan ticaret yollarının önemli bir bölümünün Osmanlılar tarafından hâkimiyet altına alınması demekti. Arabistan Yarımadası’ndaki Portekiz ilerlemesi de böylelikle durduruldu, Hindistan’dan Avrupa’ya yapılan mal akışı, Türkiye üzerinden sürdürülür oldu ve Alfonso d’Albuquerque’in korkunç planı da bir hayal olarak kaldı.”<br />
<br />
Resimde Hz. Muhammed S.a.v’in naaşınıı kaçırmayı planlayan,<br />
<br />
Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerqu (1453 – 1515)</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hazreti Muhammed S.a.v'in Naaşını Çalacaklardı<br />
</span></span><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><br />
</span></span> <img src="http://i.imgur.com/kbKID.png" loading="lazy"  alt="[Resim: kbKID.png]" class="mycode_img" /> <span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: small;" class="mycode_size">Osmanlı Beyliği’nin yeni kurulmuş olduğu 14. asrın ilk yıllarında, İslâm’ın kutsal topraklarına merkezi Kahire olan ve Haçlılar’ı Ortadoğu’dan atan güçlü Memlük devleti hâkimdi. Memlükler kuvvetli bir kara ordusuna sahip olmalarına rağmen, denizcilikte zayıf kalmışlardı. Doğu’ya uzanan ticaret yollarını ellerine geçirmek isteyen Portekizliler, Memlük<br />
ler’in denizcilikteki bu zaafından istifade ederek Arabistan Yarımadası’nda stratejik mevkiler elde etmeyi başardılar. Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerque ise, 1513’te daha da ileri giderek, Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarını Hristiyan topraklarına kaçırmak gibi hain ve sinsi bir plan kurdu. d’Albuquerque’in gerekçesi, Memlükler’in Kudüs’teki kutsal yerleri ziyaret eden Hristiyanlar’dan vergi almalarıydı. Ama, Osmanlılar’ın Memlükler’i tarih sahnesinden silerek Ortadoğu’ya ve kutsal topraklara hâkim olmaları bu planı bozdu.<br />
<br />
İSLÂM’I SÜRME NİYETİ<br />
<br />
Portekizliler 15. yüzyılın sonlarında Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu’na ulaşmış ve gözlerini Arabistan’a dikmişlerdi. Memlük Devleti, Cidde’ye çıkan ve hattâ Mekke ile Medine’yi bile tehdit eden Portekizliler’in ilerleyişini durduramıyordu. Hint Okyanusu’ndaki Portekiz donanmasının kumandanı olan Alfonso d’Albuquerque, korkunç planını işte bu sırada hazırladı. Niyeti sadece peygamberin mezarını çalmak değil, Müslümanlar’ı İslam’ın kutsal topraklarından da sürmekti. d’Albuquerque’in planı, Muhammed Yakub Mughul’un “Kanuni Devri Osmanlılar’ın Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri” isimli eserinde şöyle anlatılır:<br />
<br />
OSMANLI KONTROLÜ<br />
<br />
“Hindistan’daki Portekiz sömürgelerini muhafaza etmek ve kuvvetlendirmek için başka bölgeler de işgal edilecek, denizlere hâkim olmak maksadıyla Hürmüz Boğazı elde tutulacak, Kızıldeniz’de hâkimiyet kurmak amacıyla Aden’e girilecekti. Nil Nehri’ne yeni kanallar açılarak suyun yolu değiştirilecek, böylelikle Mısır’a büyük zararlar verilecek ama çok daha önemlisi, Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarı kaçırılıp bir Hristiyan memlekete götürülecekti. Portekizli komutan, planını tatbik için 1513’te harekete geçti, birçok Müslüman toprağını işgal etti ve amacına ulaşmasına Osmanlılar engel oldular. Yavuz Sultan Selim’in başında bulunduğu Osmanlı ordusuyla Memlükler arasında 1516’nın 2 Ağustos günü Halep yakınlarındaki Mercidabık bölgesinde yaşanan savaş Osmanlı tarafının galibiyetiyle bitince Mısır ve Suriye Yavuz’un eline geçti. İslâm’ın kutsal toprakları da kısa bir zaman sonra yine Osmanlılar’ın kontrolü altına girdi.<br />
<br />
PLAN HAYAL OLDU<br />
<br />
Bu gelişmeler, Hindistan’a uzanan ticaret yollarının önemli bir bölümünün Osmanlılar tarafından hâkimiyet altına alınması demekti. Arabistan Yarımadası’ndaki Portekiz ilerlemesi de böylelikle durduruldu, Hindistan’dan Avrupa’ya yapılan mal akışı, Türkiye üzerinden sürdürülür oldu ve Alfonso d’Albuquerque’in korkunç planı da bir hayal olarak kaldı.”<br />
<br />
Resimde Hz. Muhammed S.a.v’in naaşınıı kaçırmayı planlayan,<br />
<br />
Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerqu (1453 – 1515)</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[FİLİZ NURULLAH]]></title>
			<link>https://www.siberbilgi.net/konu-filiz-nurullah-246.html</link>
			<pubDate>Thu, 01 Nov 2012 22:02:46 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.siberbilgi.net/member.php?action=profile&uid=1">mevthawk</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.siberbilgi.net/konu-filiz-nurullah-246.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> 175 kilogram, 2.18 m. boyu nedeniyle Filiz lakabıyla anılıyordu. Ününü Türkiye'de yaydıktan sonra, 1900 yılında Fransa'ya giderek Paris'te düzenlenen altın kemer turnuvasına katıldı. </span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Avrupa'nın en önemli güreşçilerinin yer aldığı bu turnuvada şampiyon olduktan sonra ABD'ye, daha sonra da 1902 yılında İngiltere'ye geçti. Londra'da bir ay içinde yaptığı kırka yakın karşılaşmayı tuşla kazanıp, Macarların ünlü güreşçesi Çaya'yı da yendikten sonra, 1911 yılında güreşi bıraktı.1902 ile 1911 yılları arasında 10 sene kesintisiz dünya şampiyonu olan FİLİZ NURULLAH İstanbul'a döndükten bir yıl sonra vefat etti.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span><br />
 <img src="http://i.imgur.com/iRqB8.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: iRqB8.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> 175 kilogram, 2.18 m. boyu nedeniyle Filiz lakabıyla anılıyordu. Ününü Türkiye'de yaydıktan sonra, 1900 yılında Fransa'ya giderek Paris'te düzenlenen altın kemer turnuvasına katıldı. </span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Avrupa'nın en önemli güreşçilerinin yer aldığı bu turnuvada şampiyon olduktan sonra ABD'ye, daha sonra da 1902 yılında İngiltere'ye geçti. Londra'da bir ay içinde yaptığı kırka yakın karşılaşmayı tuşla kazanıp, Macarların ünlü güreşçesi Çaya'yı da yendikten sonra, 1911 yılında güreşi bıraktı.1902 ile 1911 yılları arasında 10 sene kesintisiz dünya şampiyonu olan FİLİZ NURULLAH İstanbul'a döndükten bir yıl sonra vefat etti.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span><br />
 <img src="http://i.imgur.com/iRqB8.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: iRqB8.jpg]" class="mycode_img" /> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>