Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı/E-Posta:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 2,562
» Son Üye: delidumrul23
» Toplam Konular: 683
» Toplam Yorumlar: 687

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 3 kullanıcı aktif
» 0 Kayıtlı
» 3 Ziyaretçi

Son Aktiviteler
KAĞIT BARDAK..
Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER
Son Yorum: mevthawk
01-02-2019, Saat:06:33 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 52
Başkalarının olumsuz duyg...
Forum: BAŞARI HİKAYELERİ VE ÖNERİLERİ
Son Yorum: ahmetsahin
01-02-2019, Saat:06:21 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 45
Nuri Killigil: Bir Türk S...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: gakko
08-07-2018, Saat:05:16 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 194
Çocuklarımıza Yedirdiğimi...
Forum: SAĞLIK
Son Yorum: delidumrul
03-29-2018, Saat:12:22 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 348
EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Forum: KİŞİSEL GELİŞİM-PSİKOLOJİ
Son Yorum: delidumrul
03-26-2018, Saat:06:55 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 378
Müslüman ol demeden, İnsa...
Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER
Son Yorum: merve
03-26-2018, Saat:11:31 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 380
Feodalitenin ortaya çıkış...
Forum: İLGİNÇ TARİHİ BİLGİLER
Son Yorum: merve
03-25-2018, Saat:09:24 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 399
Mustafa Ertuğrul Aker Tar...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: merve
03-24-2018, Saat:08:44 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 356
1788 Osmanlı-Avusturya sa...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: gakko
03-24-2018, Saat:08:41 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 302
Zengin Girişimcilerden Ha...
Forum: BAŞARI HİKAYELERİ VE ÖNERİLERİ
Son Yorum: merve
03-22-2018, Saat:01:01 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 225

 
  KAĞIT BARDAK..
Yazar: mevthawk - 01-02-2019, Saat:06:33 PM - Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER - Yorum Yok

Eski bir bakandan bir konferansta konuşma yapması istenmişti.

Elinde kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı.
Ama kafasının başka yerde olduğu sanki anlaşılıyordu.

Daha bir iki cümle söylemiş iken durdu, kahve bardağından bir yudum aldı ve sonra bir süre bardağı kaldırıp baktı.

Derin bir nefes aldı ve ;

“Biliyor musunuz ne düşünüyorum? " diye sordu,

"Bu konferansta geçen yıl da, hem de aynı kürsüde konuşmuştum.

Tek bir fark vardı ; o zaman hala bakanlık görevim sürüyordu.

Buraya gelirken bana business class bileti alınmıştı, hava alanında beni bir limuzin ve eskort araba bekliyordu.

Beni önce bir otele götürmüşlerdi.
Otel müdürü beni otelin kapısında karşılamış ve kral dairesine çıkarmıştı.

Ertesi sabah lobide benim odadan inişimi bekleyen bir heyet vardı.

Beni yine aynı limuzinle bu salona getirmişlerdi.

Özel bir kapıdan içeri almışlardı.
Çok şık bir bekleme odasında konferansı beklerken porselen bir kapta kahve ikram etmişlerdi.

Sonra da beni salona aldılar ve en ön sırada ayrılan yerime geçmiştim."

Eski bakan derin bir nefes aldı,
seyircilere gülerek bir süre baktı ve devam etti

"Fakat bu yıl karşınızda bir bakan olarak bulunmuyorum."
bir an durdu ve sonra

" Dün buraya kendi ödediğim uçak bileti ile uçtum.Beni hava alanında kimse karşılamadı.
Otele taksi ile geldim.
Kendi odama kendim çıktım.
Bu sabah buraya otelden yine taksi ile geldim.
Kapıdan girerken güvenlikten geçtim, hüviyetimi alıp listede olduğuma emin olmadan salona almadılar bile.
Sonra da bulabildiğim yerde oturdum.
Canım kahve istedi ve görevliye sordum ;
bana dışarıda kahve makinesi olduğunu söyledi.
Ben de çıktım ve şu gördüğünüz kağıt bardağa kahveyi kendim doldurdum."

Seyirci gülmeye başlamıştı.
"Sanıyorum geçen yıl
porselen bardak bana sunulmamıştı.
Makamıma sunulmuştu.

Benim asıl bardağım işte bu."

Konuşmanın bu noktasında gülüp alkışlayan seyircilere kahve bardağını kaldırıp gösterdi.

Alkışlar bitince de şunları söyledi ;

"Size verebileceğim en iyi ders bu işte.
Bütün o övgüler,
hizmetler,
avantajlar rütbeniz,
rolünüz,
makamınız içindir.

Size ait değildir.

Ve bir gün makamınızı görevinizi bitirdiğinizde
porselen bardağınızı halefinize verirler.

Çünkü aslında layık olduğunuz hep kağıt bardaktır...

r5MRWM.jpg
[Bu metin
Simon Sinek'in
"Leaders eat last"
(Liderler en son yer) kitabından alıntıdır]

Bu konuyu yazdır

  Başkalarının olumsuz duygularını sünger gibi çekmeyi bırakın
Yazar: ahmetsahin - 01-02-2019, Saat:06:21 PM - Forum: BAŞARI HİKAYELERİ VE ÖNERİLERİ - Yorum Yok

Korku, öfke, heyecan, kızgınlık… Aslında bu hislerin hepsi evrende birer enerji. İnsan bu enerjileri başkalarından da “kapabiliyor”. Eğer siz de bir nevi duygu emici sünger gibiyseniz, başkalarının olumsuz duygularından nasıl kaçınmanız gerektiğini öğrenerek iç huzurunuzu koruyabilirsiniz.

Olumsuz duyguların kaynağı birbirinden farklı olabilir; bizzat sizden de kaynaklanabilir, bir başkasından da almış olabilirsiniz veya karışım da olabilir. Duygularınızın kaynağını tanıma ve böylelikle size ait olmayan olumsuz duyguları yüklenmek yerine pozitif duygulara yer verme yöntemlerini derledik:

1. Olumsuz duyguları çekmeye elverişli olup olmadığınızı fark edin
Yoksa siz de duygu emici sünger misiniz? Bunu anlamak için birkaç ipucu:

İnsanlar sizin için “aşırı hassas” diyorsa, bilin ki bu bir iltifat değil.
Başka insanların korku, gerginlik, stres gibi duygularını kendi bedeninizde hissedip, bunları kendi acılarınız gibi çözmeye çalışıyorsunuz. Bu kişiler, tanımadığınız insanlar olmak zorunda değil; ailenizden, arkadaşlarınızdan da etkileniyor olabilirsiniz.
Kalabalık bir ortamda kolayca mutsuz olabiliyorsunuz.
Koku, ses veya aşırı konuşma kolayca sinirlerinizi bozuyor.
Enerjinizi yeniden toplamak için yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorsunuz.
Hislerinizi uzun süre muhafaza edemiyorsunuz, hisleriniz kolayca değişebiliyor.
Cömert, fedakar ve iyi bir dinleyicisiniz.
Her zaman bir kaçış planınızın olmasını seviyorsunuz. Örneğin, buluşmalara kendi aracınızla gidiyorsunuz çünkü istediğiniz zaman ayrılabilirsiniz.
Yakın ilişkilerdeki samimiyet sizde kontrolü kaybetmiş hissi yaratıyor.

2. Kaynağını bulun
Öncelikle kendinize, “Bu sizin kendi hissiniz mi yoksa başkasına mı” ait diye sorun. İkisi de olabilir. Eğer yaşadığınız korku veya öfke hissi size aitse, bunun nedenini araştırın, gerekirse profesyonel yardım alın.

Örneğin sinemadan dönüşte eve gelirken, izlediğiniz filmi beğenmiş olmanıza rağmen öfke hissi taşıyorsanız, yakınınızda oturanların depresyonunu çekmiş olabilirsiniz. Veya alışveriş merkezi, konser alanı gibi kalabalık ortamlarda kendinizi mutsuz hissediyorsanız, etraftaki negatif enerjiyi çekiyorsunuz demektir.

3. Şüpheli kaynaktan uzaklaşın
Kendinizi kötü hissettiğinizde en az 20 adım uzağa gidin, yaşadığınız olumsuz hisler değişebilir. İnsanlardan uzaklaşırken kendinizi kötü hissetmeyin, alışveriş merkezinde oturduğunuz sandalyeyi değiştirirken çekinmeyin.

4. Nefesinize konsantre olun
Nefesinize odaklanarak kendi özünüzle iletişime geçmiş olursunuz. Birkaç dakika içinde o negatif hissi dışarı soluyup, sakinliği içinize çekebilirsiniz. Bunu yaparak olumsuz hislerden uzaklaşabilirsiniz.

5. Kırgınlıklarınızı saklandıkları yerden çıkarın
Negatif duygular midenizin yakınındaki duygu merkezinde toplanır. Stresten arınmak için avuç içinizi midenize götürün ve bir süre bu şekilde durun.

6. Kendinize siper olun
Bedeninizi saran beyaz bir ışık olduğunu ve bu ışığın negatif hislerin içeri girmesine engel olarak sizi koruduğunu düşünün.

7. Duygusal yüklenmeyi yönetin
Başkalarının duygularını omuzlamak için kendi yeteneklerinizi heba etmeyin. Bunun yerine yeni stratejiler geliştirin. Örneğin sizi mutsuz eden “duygu vampirlerini” tespit edin ve kendinizi onlara karşı koruyun, stresli bir durum öncesinde protein açısından zengin gıdalarla beslenin, zor durumlardan kurtulmak için başkalarına değil kendinize güvenin, sizi sömürmek isteyenlere karşı sınırlar belirleyin, kendinize özel bir alan yaratın ve başkalarından da buna saygı duymalarını isteyin, meditasyon yapın.

8. Pozitif insanlarla ve durumlarla vakit geçirin
Başkalarının içindeki iyiliği görmeyi bilen arkadaşlarınızı arayın, umutlu insanları dinleyin, başkalarının kendine olan inancını dinleyin, umutlu şeyler söylemeye gayret edin. Olumlu hisleri beslemek, uzun dönemde insanı daha güçlü kılar.

9. Uyuşmazlıklar için bir sığınak yaratın
Doğanızdan kaynaklanan düşünce biçiminizi açık bırakın. Ara sıra doğanıza dönün, kendinizi zihinsel olarak kurban hissettiğiniz o günleri hatırlayıp ruhsal olarak şarj olmanızı sağlayabilir.
mM65mP.jpg

Kaynak:
The Mind Unleashed

Bu konuyu yazdır

  Nuri Killigil: Bir Türk Silah Fabrikatörünün Pek Bilinmeyen Hikayesi
Yazar: gakko - 08-07-2018, Saat:05:16 PM - Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ - Yorum Yok

2 Mart 1949 tarihinde İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. 

İki gün boyunca devam eden bu şiddetli patlamalarda, Sütlüce sahilindeki bir bina neredeyse tamamen havaya uçar. Havaya uçan bu bina, bir silah fabrikasıydı. Sahibi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarının en güçlü adamı, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın öz kardeşi, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Bakü Fatihi Nuri Killigil Paşadır...

TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi vererek, "bu fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun" açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede zamanın Başbakan kürsüye gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa artık, kayıtlara devlet sırrı olarak girer!

Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el, ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. Resimde gördüğünüz minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır.

Fabrika? Bir daha açılmamak üzere yanmış, kül olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bir gün yolunuz düşerse silahı orada görebilirsiniz.

Nuri Demirağ'ın öncülük ettiği uçak sanayinin ardından savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür artık. Yıl 1949. Henüz Menderes iktidara gelmemiştir. Bu müteşebbis iki Nuri; Killigil ve Demirağ resmi tarihçe, millete unutturuldu. Yerine kim mi kondu? Nuri Alço vbleri...

Peki bu Nuri Killigil Paşa Kimdir?

Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Nuri Killigil Paşa…
Gözü kara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. 1911-1912 yıllarında Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi ve “Bakü Fatihi” olarak tanınmaya başladı. Fakat henüz bir buçuk ay sonra 0smanlı İmparatorluğu’nun Mondros Anlaşması’nı imzalayıp yenilgiyi kabul etmesi üzerine birliklerini Azerbaycan’dan çekmek zorunda kaldı.

Ateşkes ile birlikte İngilizlerin baskısıyla bütün komutanlar İstanbul’a çağrıldı. Payitahta gelir gelmez polisler tarafından tutuklandı ve Batum’a gönderilerek hapsedildi. 1919 yılında halkın da yardımıyla hapisten kaçtı. Erzurum’a giderek milli mücadeleye katıldı. Erzurum ve Kars’ta silah ve cephanelerin bakımı için bir atölye kurdu. Fakat bu sırada Mustafa Kemal'e darbe yapacak dedikoduları çıktı, bölgeden uzaklaştırılırdı ve Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Killigil, Almanya’da yaşadığı süre zarfında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile beraber çalışarak, özellikle ordunun hafif silah ve mühimmat tedariki yönünde çalışmalar yaptı. Yurda döndüğünde devlet kurulmuş ve emekliye sevk edilmişti.

1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık görüldü.

Nuri Paşa Artık asker değildir ve yeni bir iş yapması gerekiyordu. Siyasete girmedi, ticarete atılmayı düşündü. Gençliğinden beri silah üretmek en büyük hayaliydi. Teknik bilgisi olmamasına rağmen, içinde hep bir şeyler icat etme arzusu vardı.

1933’te Zeytinburnu’nda döküm, seramik, soba yapmak üzere bir tesis kurdu. Resmi olarak bu tip madeni eşyalar üretiliyor olarak görünse de asıl üretimi, Millî Savunma Bakanlığı’nın verdiği izinle yapılan tabanca, tüfek, gaz maskesi ve hatta havan topu mermisi gibi askeri malzemeler üzerine idi. İlk büyük işi; Atatürk’ün kararnamesiyle 1934’te, Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapaların üretimi oldu. Daha sonra dağ topları için 24 bin tapa ve Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.

Daha sonra fabrikasını iyice genişletti ve Sütlüce’de ikinci fabrikasını açtı. Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketi olan bu fabrika, ülkenin silah endüstrisindeki mihenk taşı oldu. 400 tezgah ve 500 işçi çalışıyor, tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiliyor, bu mühimmatlar da Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete satılıyordu.

Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında, çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösteriliyordu. (Silah bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmekte, yolunuz düşerse orada görebilirsiniz.)

Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor olan Nuri Paşa’nın; askerlik hayatında silahları yalnızca kullanmakla kalmadığını, üzerinde kafa yorarak sürekli gelişme ve yenilik arayışında olduğunu, kısa süre içerisinde ortaya koyduğu başarılı eserlerden anlayabiliyoruz.

Killigil Tabancası’na baktığımızda; silahın kabza kapağındaki incelik, şarjör tünelinin altındaki detay, üst kapağın zarafeti hemen dikkatimizi çekiyor ve bu harika tasarım, onun ne kadar titiz, işini iyi yapan bir silah tasarımcısı olduğunu bize gösteriyor.
Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam ediyordu.

1949 yılına gelindiğinde… O günlerde yeni kurulmuş olan İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin havan topu siparişi geldi. Siparişleri yetiştirmek için fabrikada gece gündüz çalışılıyordu. Bu sırada BM Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır’a silah ambargosu koydu. Fakat, Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti. Bu sevkiyat İsrail’in ve İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan hükümetin, o dönemki menfaatlerine hiç uygun değildi.

1949 yılının 2 Mart'ında Sütlüce’deki fabrikada fail-i meçhul (olmayan) patlamalar meydana geldi. Nuri Killigil Paşa, mühendis ve işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi. Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçılmıştı. Kaç kişinin can verdiği tespit edilemedi ve 27 kişi gibi temsili bir sayı kayda geçildi. Günlerce aranmasına rağmen Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş bir tabut defnedildi.

20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine çıkınca bulundu. Ailesi tekrardan cenaze töreni yaparak, cenaze namazının kılınmasını istedi. Fakat hükümetinin baskılarından korkan dönemin müftüsü tarafından “sadece bir ceset parçası için cenaze namazı kılınmaz” diye fetva verildi.

Halk arasındaki iddialara göre; 1949 yılının hükümeti, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil’in cenazesine de tavır almıştı. 24 Mart 1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği’ne hak etmediği şekilde defnedildi.

Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir cenaze namazı bile çok görülmüştü.

Yıllarca Edirnekapı’daki mezarına da gereken değer gösterilmedi, yeri bile unut(tur)uldu. Ancak 2016 yılında, yazar Atilla Onat tarafından mezar tespit edildi, İstanbul Büyük Şehir Belediyesince onarıldı. Ve vefatından tam 67 yıl sonra cenaze namazı arkadaşlarıyla birlikte yattığı şehitlikte, bir avuç bilen ve sevenleri tarafından kılındı.

Ülkemiz’de son derece vahim geçen bu yıllarda, "uçak sanayinin" ardından "savunma sanayimiz" de toprağa gömülmüş oldu.

Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası üretimine devam etseydi bugün savunma sanayimiz hangi seviyelerdeydi? Nuri Demirağ uçak sanayinde destek görse veya önü kesilmeseydi ekonomimiz şu anda ne durumda olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.

Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp, değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu gibi, bir mühendislik dehası da olan bu büyük değerimizin ruhu şad, mekânı cennet olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.

Yazıyı, Nuri Paşa önderliğindeki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarması şerefine yazılmış, Nuri Paşa Zafer Marşı’nın bir bölümüyle sonlandırıyorum;

"Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan gelir.

Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.

Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.

İslam'ın şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”

Kafkasya/ Dağıstan'dan 1867 lerde sürgün gelen atalarım Kafkasya'yı kurtaran bu kahraman Paşa'nın adını büyük dedeme verirler ve ben de "NURİ" ismini dedemden miras olarak alırım. Geleneği ve direnişi yaşatma adına "ŞAMİL" adını bende ilk oğluma verdim.

Diğer adaşım, milli uçak sanayinin kahramanlarından Nuri Demirağ'ın başına gelenleri de artık siz okuyun.

Sonuç olarak;

Aşağıdaki resme iyi bakınız. Resimde gördüğünüz tabutta koca imparatorluğun koca paşasının parçalanarak küçültülmüş artakalan parçalarıdır. Yani biz...

Alın size unutturulan muhteşem bir tarihten bir kesit daha...

Tarih diye yıllârdır resmî tarih palavralarını okuttular bize? Çanakkale ve Kurtuluş şavaşından kaçarak Paris ve Viyana kafelerinde sürten, ittihatçı ve Jöntürk artığı, paşaların savaş kaçkını, korkak ve hain çocuklarını, edebiyat, siyaset ve tarih kitaplarımızda yeni yetişen nesillere kahraman diye yutturdular. Baskı ve aldatmacayla bir neslin ruhunu çalarak mankurtlaştırdılar... Az kaldı az, millet hepsini öğrenecek... Gerçeklerin üstündeki sır perdesi aralanacak...

O TABUTTA YATAN BİR BEBEK DEĞİL !UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA...

oVdoqQ.jpg

Bu konuyu yazdır

  Çocuklarımıza Yedirdiğimiz Kimyasallar
Yazar: delidumrul - 03-29-2018, Saat:12:22 AM - Forum: SAĞLIK - Yorum Yok

2 çocuğum var.
Bir tanesi 3, diğeri 5 yaşında. Çocuklar doğduktan sonra özellikle onlara market v.b. yerlerden bir şeyler alırken kendimce bir koruma yöntemi geliştirdim. Yakın çevremden zamam zaman tepki de gördüm Smile Ama şimdi size az önce karşılaştığım bir şey göstereceģim.

Resimde bulunan ürünün adres, telefon, marka hatta barkod kısmını kapattım. Benim derdim markalarla değil. Sadece tespitimi paylaşmak istedim. Belki sizlerde de bazı farkındalıklara sebep olurum. Son 5 senedir her market alışverişimde ürünlerin arkasını daha bir dikkatli okuyorum.

Malum hayatımıza E KOD diye bir SAÇMALIK soktular. Bizleri zehirleyen, çoluk çocuğun düşmanı ne varsa, bunları ürünlere çeşitli kodlarla yazıyorlar. Vatandaş ise bunların çoğuna dikkat etmeden alıyor bir güzel tüketiyor. Az önce büyük bir market zincirinden alışveriş yaptım.
3 yaşında ki Oğlum, baba bana lokum alır mısın dedi. Reyonda gösterdiği ürün, hepimizin hayatımızın bir anında yediği masum bir kuş lokumu gibi görünüyor. Ancak ürünün resmini yakınlaştırırsanız, bazı E KODLARI görebilirsiniz. Şimdi bakalım bu kodların açılımı neymiş..

E129
Renklendirici, sentetiktir; tatlılar, içecek ve garnitürlerde, eczacılık ve kozmetik ürünlerinde kullanılır; astım ve aspirin hassasiyeti olan insanlar için risklidir; farelerde kanser oluşturduğu saptanmıştır; çocuklar tarafından tüketilmesi tavsiye edilmiyor; Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç'te yasaklandı.
E110
Renklendirici; sentetiktir;unlu gıdalar, pasta, tatlı, çerez, dondurma, içecek ve konserve balık, hazır çorba ve bazı şurup cinsi ilaçların üretiminde kullanılır; yan etkileri kurdeşen, rinit (burun akması), burun tıkanıklığı, alerji, hiperaktivite, böbrek tümörü, kromozom hasarı, karın ağrısı, bulantı ve kusma, hazımsızlık ve iştahsızlıktır; Norveç'te yasaklandı.
E102
Renklendirici; tiroid tümörü, kromozom hasarı, kurdeşen, hiperaktivite ve aspirin duyarlılığı gibi rahatsızlıklara sebep olabilir; renkli içecek, tatlı, reçel,unlu gıdalar, çerez, konserve balık ve hazır çorbalarda kullanılır; Norveç ve Avusturya'da yasaklandı.

Şimdi soru şu: Siz bu maddelerin bulunduğu, Avrupa'nın bir çok ülkesinde yasak olan bu maddeleri evladınıza yedirir misiniz?
Vahim olan ise, neredeyse bir çok reyon ürününde bunlar ve fazlası mevcut.
İşte bu sebeple alıp sepete atarken 1 değil 5 kere düşünün.
Alışverişi yarım saatte değil gerekirse 45 dakikada bitirin. Hepinizin elinde akıllı telefonlar var. Bu kodları görebileceğiniz uygulamalar mevcut. Kullanın. Umarim bir nebze olsun dikkatinizi çekebilmişimdir.

Mesela E110 ve E102 de dikkatiniz bir şey çekti mi? Hani diyorsunuz ya bazen yahu milletin çocugu ne kadar uslu, bizimkisi yerinde duramıyor. Heh işte bundan ya da bunlardan. Ne demiş? Cocuklarda hiperaktiviteye sebep olabilir. Düşün ki bunlardan haftada ne kadar tüketiyor..

Ya da bazen diyorsunuz ya yemeğini düzgün yer, sıkı giyinir, vitamin desen alır burun tıkanıklığı, akıntı bitmiyor..Bak onu da yazmış yukarıda. Burun akıntısı, tıkanıklığı yapar. Alerji yapar.. Yani neresinden tutarsanız elinizde kalıyor..

Bu konuyu yazdır

  EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Yazar: delidumrul - 03-26-2018, Saat:06:55 PM - Forum: KİŞİSEL GELİŞİM-PSİKOLOJİ - Yorum Yok

1- EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru eş, uzun zaman flört ettiğin kişi değildir.
Önemli olan kısa zamanda da olsa fikirlerinin uyuştuğu,
Yaşam tarzlarınızın benzediği,
Espiri anlayışının yakın olduğu,
Zor zamanlarında hep yanında olacağını bildiğin,
Dertlerini sevinçlerini paylaşabileceğin,
Fikirlerine olaylara bakış açısına güvendiğin,
Senin fikirlerine saygı duyan,
Konuşmaktan sıkılmayacağın,
Hayata küstüğün zaman seni kabuğundan çıkarıp eğlendirebilen,
Gözlerine baktığında ne söylemek istediğini anladığın,
Aynı zamanda iyi bir arkadaş olan,
Fiziksel görünüşün ve işin dışında seni sen olduğun için sevebilecek birini EŞ olarak seçmelisin...
Böyle biri varmı diye soracaksanız şimdi emin olun var. Ama sayıları fazla değil. Hatta hayatta insanın karşısına 1 yada 2 defa çıkar yada çıkmaz...
Önemli Olan Onu Farkedebilmek...
Eğer bu satırları okuduğun zaman aklından bu özellikleri barındıran bir isim geçirmişsen çok şanslısın. Ne olursa olsun onunla birlikte olabilmek için elinden geleni yap...
Çünkü, bir daha onun gibi birini bulma şansın çok az. Emin ol...
Bütün aptal aşıklar gibi ilk hareketi ondan beklersen, çok geç kalırsın...
2- İŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru iş rahat iş değildir.
Çok kazandıran işte değildir.
Kariyerde değildir.
Klimalı büro ortamıda değildir.
Doğru iş olmaktan zevk aldığın yerdir...
Sabah kalktığında gitmekten üşenmediğin, bıkmadığın yerdir.
Tabi yanında rahatlık, para ve kariyer varsa ne ala...
3- ARKADAŞINI DOĞRU SEÇ
Çok sayıda arkadaşının olması, iyi arkadaşın olduğunun ispatı değildir.
Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir.
Mutluluklarının yanında acılarınıda paylaşabileceğin,
Fikirlerine ihtiyaç duyabileceğin,
Her zaman yanında olmasını isteyeceğin.
Seni madden değil, manen zengin eden,
Sana yalan söylemeyen,
Arkandan iş çevirmeyen,
Hatalarını yüzüne vuran,
Yeri geldiğinde eleştiren,
TEK bir arkadaş sana çok şeyler katacaktır.

Bu konuyu yazdır

  Müslüman ol demeden, İnsanların Müslüman olmasını sağlamak
Yazar: merve - 03-26-2018, Saat:11:31 AM - Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER - Yorum Yok

1984 olimpiyatları ve Judo final müsabakası.
Minderde Mısırlı Judocu Muhammed Ali Rasvan ve rakibi Japon Yaşuhiro Yamashita.
Müsâbakalar sırasında Yamashita'nın sağ kasları yırtılmıştır ve finâl karşılaşmasına sakat olarak çıkar.
Olayı hatırlamayanlar, bilmeyenler, bulup videosunu izlerlerse görürler.
Yamashita sol ayağıyla yürüyor, sağ ayağını resmen sürüklüyor peşinden...
Maç sırasında Muhammed Ali'nin antrenörü kenardan sürekli halde bağırır. " Sağ bacağına oyna!"
Sağ bacağına vur !"

Hakikaten maçı izleyen herkes de görüyor ki, Muhammed’in rakibinin
sağ ayağına bir defa vurması yetecekti. Fakat yapmadı.
Yenildi ve gümüş madalya ile yetinmek zorunda kaldı.

Maçtan sonra etrafını saran bütün gazetecilerin sorusu aynıydı.

-"Niçin?.. , Niçin yapmadın?..."
Cevaben:
“Benim Din'im insana, yaralıya, hele de yaralı yerinden vurmayı yasaklıyor. Eğer o durumdayken bir de ben oradan yüklenip oraya vursaydım, sakat da kalabilirdi. Madalya için bunu o’na yapamazdım” der.

Muhammed’in bu tavrı ayakta alkışlandı ve Uluslararası Fairplay Komitesi "1984 Fairplay Ödülüne" lâyık görüldü. Daha sonra gittiği Japonya’da da onu bir kral gibi karşıladılar.
Şimdi DİKKAT !
.
●O sene binlerce kişinin o'nun bu tavrından etkilenip, İslam'ı inceleyip Müslüman olduğu kayıtlara geçti!..

Muhammed, kimseye "Müslüman olun" dememiş, Müslüman olmaları için de bir çaba sarfetmemiş; sadece MÜSLÜMAN gibi davranmış ve bu da yetmişti.

"Müslüman kime denir?" sorusuna Hz.Peygamber'in (S.A.S.) cevabı gayet kısa ve özdür:
-Güzel âhlâk sahibi olana denir.

Hemen ardından gelen "peki güzel âhlâklı olmak ne demektir?" sorusuna ise cevabı:

●"İşlediği her amelinden, kimseye bir zararı olmayan, olsa olsa yarar sağlayan insandır."

Yani diyebiliriz ki; Müslüman "Hayırlı" kimsedir.

“İslam'ı öyle sağ canlı ve diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin."

oO5p47.jpg

Bu konuyu yazdır

  Feodalitenin ortaya çıkışı ve yıkılışı. (Derebeylik Sistemi)
Yazar: merve - 03-25-2018, Saat:09:24 AM - Forum: İLGİNÇ TARİHİ BİLGİLER - Yorum Yok

Batı roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra ortaya büyük bir otorite boşluğu çıktı.Bu anarşi ortamında ekonomi kötüye gidiyor,yiyecek sıkıntısı baş gösteriyordu.Halkın kafası karışmış ,toprağı işleyemez hale gelmişti.böyle bir dönemde bir takım kimseler (yerel tüccarlar ve köle sahipleri) köylülere onları koruyacaklarını söyleyerek himayeleri altına aldılar.köleleri de topraklardan ayrılmamak koşulu ile serbest bıraktılar.Köylüler ahşap ve toprak barınaklarda kendileri ise -o zamana göre-lüks şato ve kalelerde kaldılar.Toprakla uğraşan,sabah akşam demeden çalışan,herhangi bir geliri ve mülkiyet sahibi olmadığı halde var gücüyle çalışan köylü,günün sonunda bir tabak yemek yiyebilirse sahibine şükrediyordu.
Böylece ortaya senyör(koruyan) ve serf (köylü-korunan) vasal ilişkisi çıktı.
(Vasal ilişkisi koruyan-korunan ilişkisidir.Serf ile senyör arasında olabileceği gibi kral ile senyör arasında da olabilmektedir.)
Senyörler kendilerini korumak ve halktan vergi toplamak için adamlara ihtiyaç duydu.Bu adamlara şövalye denilmektedir.(günümüzde İngiltere ve Fransa gibi bazı köklü avrupa ülkelerinde bu unvan kullanılır.Parayla satılabilir,devleti için önemli bir iş yapan birine verilebilir.Ancak eski işlevi kalmamıştır.)Şövalyeler her ne kadar senyörlerin adamları olsa da kendi aralarında yazılı yazısız kanunları vardır.(Silahsız düşmana saldırmamak,kadın,çocuk ve yaşlıları korumak,vatanını savunmak gibi.)
Senyörler barış zamanında topraklarında bulunur.Her bakımdan kendilerini güçlendirir.Rekabet ettikleri diğer senyörleri geçmeye çalışırlardı.Hatta kralı bile diğer senyörlerle ittifak kurup etkileri altına almayı başarmışlardır.(1215 Magna Carta)
Batı Roma imparatorluğunun yıkılışı ve İstanbul un fethi arasındaki döneme (476-1453) Ortaçağ denir.Feodalite bu tarihler arasında altın çağını yaşamıştır.Sonraki dönemlerde de belli belirsiz şekilde devam etmiştir.-Osmanlı daki ayanlık sistemi gibi-
Gelelim feodalitenin yıkılışına;
Ortaçağ da kaleler ve surları yıkacak teknoloji yoktu.Kalenin içine kapananlar ambarları doluysa aylarca belki de senelerce direnebilirdi.Böyle bir durumda kralın eli kolu bağlanır,ülkesi saldırıya açık hale gelir,kuvvetlerini bölmek zorunda kalırdı.Halkın gözünde ve senyörler arasında itibarı zedelenirdi.Ancak İstanbul un fethiyle bu büyük kalelerin ve surların aslında yıkılabileceği o kadarda güçlü yapılar olmadıkları, büyük demir gülleler atan toplarla yerle bir edilebileceği anlaşılmıştır.
Artık kral;sorun çıkaran,düşmanla işbirliği içinde olan,başına buyruk hareket edip krala uymayan derebeylerini yenebilecek güce ulaşmıştır.
Ateşli silahların bulunması ile birlikte feodalite yıkılmış,merkezi krallıklar güçlenmiş,siyasi yapı şekillenmiş,kralların gücü ve otoritesi tekrar tesis edilmiştir.


vjG6Qp.jpg
Alıntıdır.

Bu konuyu yazdır