Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı/E-Posta:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 2,562
» Son Üye: delidumrul23
» Toplam Konular: 685
» Toplam Yorumlar: 689

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 6 kullanıcı aktif
» 1 Kayıtlı
» 5 Ziyaretçi
ahmetsahin

Son Aktiviteler
Seyit Onbaşının (Kocaseyi...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: merve
03-04-2019, Saat:09:59 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 176
Osmanlı ordusunda bir Ven...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: ahmetsahin
02-04-2019, Saat:12:10 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 181
KAĞIT BARDAK..
Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER
Son Yorum: mevthawk
01-02-2019, Saat:06:33 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 290
Başkalarının olumsuz duyg...
Forum: BAŞARI HİKAYELERİ VE ÖNERİLERİ
Son Yorum: ahmetsahin
01-02-2019, Saat:06:21 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 239
Nuri Killigil: Bir Türk S...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: gakko
08-07-2018, Saat:05:16 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 796
Çocuklarımıza Yedirdiğimi...
Forum: SAĞLIK
Son Yorum: delidumrul
03-29-2018, Saat:12:22 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 529
EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Forum: KİŞİSEL GELİŞİM-PSİKOLOJİ
Son Yorum: delidumrul
03-26-2018, Saat:06:55 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 554
Müslüman ol demeden, İnsa...
Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER
Son Yorum: merve
03-26-2018, Saat:11:31 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 504
Feodalitenin ortaya çıkış...
Forum: İLGİNÇ TARİHİ BİLGİLER
Son Yorum: merve
03-25-2018, Saat:09:24 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 713
Mustafa Ertuğrul Aker Tar...
Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Son Yorum: merve
03-24-2018, Saat:08:44 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 500

 
  Seyit Onbaşının (Kocaseyit) Hayat Öyküsü
Yazar: merve - 03-04-2019, Saat:09:59 AM - Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ - Yorum Yok

Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.

Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.

“-Sen kimsin?

-Ben Seyidim.

-Biz seni öldü biliyoruz.

-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?

-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”

Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”

Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.

O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.

***

Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.

Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.

1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.

Mavi gözlü ve ufak tefektir.

Gariban Anadolu köylüsü.

Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.

1909’da askere gider.

1912’de Balkan Savaşı’na katılır.

1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.

18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir.

(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk'tur.

Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.

Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.

O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.

Seyit Ali, 1909'da gittiği askerden, 1918'de onbaşı olarak döner.

1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.

1918’de terhis olur.

BİR TEK ATATÜRK HATIRLAR

Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran'a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”

Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.

Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.

Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam" demiş, "biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”

Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.

Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.

Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.

Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.

Seyit Ali Çabuk, 1939'da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.

Köyündeki mezara gömülür.

Kocaseyit'in köyü, hala yoksul...

Yüze yakın torununun yaşadığı Kocaseyit Köyü (köyün adı sonradan Çamlık, 1990’da da Kocaseyit olmuştur), büyük oranda elektriksiz ve susuz.

Aynı dedeleri Kocaseyit gibi.

Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.

(Alıntı)

[Resim: 4jON4L.jpg]

Bu konuyu yazdır

  Osmanlı ordusunda bir Venezuellalı; Nogales Bey
Yazar: ahmetsahin - 02-04-2019, Saat:12:10 AM - Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ - Yorum Yok

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda askeri uzman olarak görev yapmış, ihtilâlci bir ruh taşıyan asker, maceraperest ve seyyah Rafael de Nogales Mendez, 14 Ekim 1877'de Venezuella'nın San Cristobal şehrinde doğmuştur. Babası Pedro Felipe Indxauspe Cordero, annesi Maria Josefa Mendez Brito’dur.

İlk gençlik yıllarından itibaren savaş sanatı üzerine özel dersler almış ve ailesi tarafından eğitim görmesi için Almanya'ya gönderilmiştir. Çocukluğu Almanya'da geçmiş ve eğitiminin büyük kısmını orada tamamlamıştır. Bir süre sonra Barcelona ve Louvain üniversitelerinde, felsefe, edebiyat ve fen bilimleri okumuş, askeri eğitimini ise Belçika Kraliyet Harp Okulu'nda yapmıştır. On yedi yaşında, asteğmen rütbesiyle İspanyol ordusuna girmiş, 1898’de Amerika Birleşik Devletleri kuvvetlerine karşı savaşmıştır. Meksika Devrimi'ne katılmış; Nikaragua'da Sandinistlerin yanında, Venezüella'da diktatörlüğün karşısında yer almıştır.

1898 savaşı sonrasında bir süre Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan ve geçimini hayvancılık yaparak sağlayan Nogales, kumar masasında çıkan tartışma esnasında, bir cinayete karışması sonrasında bu ülkeden ayrılmıştır. 1903 yılında Çin'e gitmiş, Macao, Hong-Kong, Kore'de ve Port Arthur'da İngiliz casusları hesabına çalışarak Japonya yararına istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur.

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıktığında, öncelikle Belçika ve Fransa'ya hizmet etmek istemişse de, iki ülke yetkililerinin, Nogales'in milliyetini değiştirmesini ya da yabancı lejyonunda görev yapmasını şart koşmaları üzerine, bu ülkeler nezdindeki teşebbüsleri bir netice vermemiştir. Aynı dönemde Bulgaristan'da Alman Ataşemiliteri olarak görev yapan, Binbaşı Von Der Goltz ile Türk Ortaelçisi Fethi Bey'le (Okyar) tanışan bu maceraperest subay, onların tavsiyeleri üzerine Osmanlı İmparatorluğuna gönderilen Alman askeri uzmanlarıyla birlikte 1915 yılının Ocak ayında İstanbul'a gelmiştir.

Nogales, üç hafta kadar başkentte kalmış aynı yılın Şubat ayı başında III. Ordu emrine atanmış ve 12 Şubat 1915 günü Haydarpaşa garından hareketle verdiği şeref sözü altında savaşmak üzere Doğu cephesine doğru yola çıkmıştır. Rafael de Nogales Mendez, geldiği tarihten 1919 yılına kadar, Osmanlı Ordusu’nda önce Yüzbaşı, daha sonra Binbaşı olarak görev yapmıştır.

Nogales, 1915 yılında atandığı Doğu cephesindeki vazifesi sonrasında, 1917 yılında Güney cephesi 3. Süvari Tümeni emrine verilmiştir. Osmanlı ülkesinde bulunduğu zaman zarfında Türkçe de öğrenmiş, imparatorluğun son dönemlerine tanık olmuş ve katıldığı muharebelerde özveriyle savaşmıştır. Bir Osmanlı gibi davranmış ve duygularını: "Hilal Altında Dört Yıl" adlı kitabında: "Bu çöl çocukları arasında, anlımın üzerinde bir hilalle oturuyordum. Yaşamın ilginç tesadüfleri sonucunda Mısır Sina’sında Osmanlıların son sancaktarı ve halifenin temsilcisi olmuştum” şeklinde ifade etmiştir. Kendi komutasındaki birlikler Sina bölgesini terk ederken, topraklarını kaybeden bir vatan evladı gibi üzülmüş ve o günü ise: "Bu emir karşısında itaat etmekten başka çare kalmıyordu, sınırı yüreğim burkularak geçtim.” şeklinde anlatan Rafael de Nogales Mendez, 1919 yılında Osmanlı Ordusundan istifa ederek memleketine geri dönmüş, hayatının diğer dönemlerinde Nikaragua, Panama, Amerika Birleşik Devlerleri gibi, dünyanın değişik köşelerinde değişik serüvenler yaşamıştır. 1937 yılının 10 Temmuz günü altmış yaşında Panama’da hayata gözlerini yummuştur. Naaşı daha sonra ülkesi Venezuella'ya nakledilmiş ve burada defnedilmiştir.

İlginç kişiliğine, farklı dillerde yayımlanmış birçok kitabına rağmen yakın vakte kadar unutulmuş, hiç değilse ihmal edilmiş bu ismin en çok göze çarpan özelliği, 1. Dünya Savaşı'nda “Nogales Bey” adı altında Osmanlı Ordusu'nda savaşmış olmasıdır.

[Resim: V992GV.jpg]
[Resim: lqqB8k.jpg]
Kaynaklar:

Dr. Mehmet Necati Kutlu, “Yeni Bilgiler Işığında Rafael de Nogales Mendez” Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 2004.

Kaymakam Hakkı, Rafael de Nögalis, Hilâl Altında Dört Sene ve Buna Ait Bir Cevap, İstanbul, 1931.

Özgür Gökmen, “Unutulmuş Bir Risaleyi Hatırlamak” Toplumsal Tarih Dergisi, s.143, 2005.

Bu konuyu yazdır

  KAĞIT BARDAK..
Yazar: mevthawk - 01-02-2019, Saat:06:33 PM - Forum: KISA İBRETLİK HİKAYELER - Yorum Yok

Eski bir bakandan bir konferansta konuşma yapması istenmişti.

Elinde kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı.
Ama kafasının başka yerde olduğu sanki anlaşılıyordu.

Daha bir iki cümle söylemiş iken durdu, kahve bardağından bir yudum aldı ve sonra bir süre bardağı kaldırıp baktı.

Derin bir nefes aldı ve ;

“Biliyor musunuz ne düşünüyorum? " diye sordu,

"Bu konferansta geçen yıl da, hem de aynı kürsüde konuşmuştum.

Tek bir fark vardı ; o zaman hala bakanlık görevim sürüyordu.

Buraya gelirken bana business class bileti alınmıştı, hava alanında beni bir limuzin ve eskort araba bekliyordu.

Beni önce bir otele götürmüşlerdi.
Otel müdürü beni otelin kapısında karşılamış ve kral dairesine çıkarmıştı.

Ertesi sabah lobide benim odadan inişimi bekleyen bir heyet vardı.

Beni yine aynı limuzinle bu salona getirmişlerdi.

Özel bir kapıdan içeri almışlardı.
Çok şık bir bekleme odasında konferansı beklerken porselen bir kapta kahve ikram etmişlerdi.

Sonra da beni salona aldılar ve en ön sırada ayrılan yerime geçmiştim."

Eski bakan derin bir nefes aldı,
seyircilere gülerek bir süre baktı ve devam etti

"Fakat bu yıl karşınızda bir bakan olarak bulunmuyorum."
bir an durdu ve sonra

" Dün buraya kendi ödediğim uçak bileti ile uçtum.Beni hava alanında kimse karşılamadı.
Otele taksi ile geldim.
Kendi odama kendim çıktım.
Bu sabah buraya otelden yine taksi ile geldim.
Kapıdan girerken güvenlikten geçtim, hüviyetimi alıp listede olduğuma emin olmadan salona almadılar bile.
Sonra da bulabildiğim yerde oturdum.
Canım kahve istedi ve görevliye sordum ;
bana dışarıda kahve makinesi olduğunu söyledi.
Ben de çıktım ve şu gördüğünüz kağıt bardağa kahveyi kendim doldurdum."

Seyirci gülmeye başlamıştı.
"Sanıyorum geçen yıl
porselen bardak bana sunulmamıştı.
Makamıma sunulmuştu.

Benim asıl bardağım işte bu."

Konuşmanın bu noktasında gülüp alkışlayan seyircilere kahve bardağını kaldırıp gösterdi.

Alkışlar bitince de şunları söyledi ;

"Size verebileceğim en iyi ders bu işte.
Bütün o övgüler,
hizmetler,
avantajlar rütbeniz,
rolünüz,
makamınız içindir.

Size ait değildir.

Ve bir gün makamınızı görevinizi bitirdiğinizde
porselen bardağınızı halefinize verirler.

Çünkü aslında layık olduğunuz hep kağıt bardaktır...

[Resim: r5MRWM.jpg]
[Bu metin
Simon Sinek'in
"Leaders eat last"
(Liderler en son yer) kitabından alıntıdır]

Bu konuyu yazdır

  Başkalarının olumsuz duygularını sünger gibi çekmeyi bırakın
Yazar: ahmetsahin - 01-02-2019, Saat:06:21 PM - Forum: BAŞARI HİKAYELERİ VE ÖNERİLERİ - Yorum Yok

Korku, öfke, heyecan, kızgınlık… Aslında bu hislerin hepsi evrende birer enerji. İnsan bu enerjileri başkalarından da “kapabiliyor”. Eğer siz de bir nevi duygu emici sünger gibiyseniz, başkalarının olumsuz duygularından nasıl kaçınmanız gerektiğini öğrenerek iç huzurunuzu koruyabilirsiniz.

Olumsuz duyguların kaynağı birbirinden farklı olabilir; bizzat sizden de kaynaklanabilir, bir başkasından da almış olabilirsiniz veya karışım da olabilir. Duygularınızın kaynağını tanıma ve böylelikle size ait olmayan olumsuz duyguları yüklenmek yerine pozitif duygulara yer verme yöntemlerini derledik:

1. Olumsuz duyguları çekmeye elverişli olup olmadığınızı fark edin
Yoksa siz de duygu emici sünger misiniz? Bunu anlamak için birkaç ipucu:

İnsanlar sizin için “aşırı hassas” diyorsa, bilin ki bu bir iltifat değil.
Başka insanların korku, gerginlik, stres gibi duygularını kendi bedeninizde hissedip, bunları kendi acılarınız gibi çözmeye çalışıyorsunuz. Bu kişiler, tanımadığınız insanlar olmak zorunda değil; ailenizden, arkadaşlarınızdan da etkileniyor olabilirsiniz.
Kalabalık bir ortamda kolayca mutsuz olabiliyorsunuz.
Koku, ses veya aşırı konuşma kolayca sinirlerinizi bozuyor.
Enerjinizi yeniden toplamak için yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorsunuz.
Hislerinizi uzun süre muhafaza edemiyorsunuz, hisleriniz kolayca değişebiliyor.
Cömert, fedakar ve iyi bir dinleyicisiniz.
Her zaman bir kaçış planınızın olmasını seviyorsunuz. Örneğin, buluşmalara kendi aracınızla gidiyorsunuz çünkü istediğiniz zaman ayrılabilirsiniz.
Yakın ilişkilerdeki samimiyet sizde kontrolü kaybetmiş hissi yaratıyor.

2. Kaynağını bulun
Öncelikle kendinize, “Bu sizin kendi hissiniz mi yoksa başkasına mı” ait diye sorun. İkisi de olabilir. Eğer yaşadığınız korku veya öfke hissi size aitse, bunun nedenini araştırın, gerekirse profesyonel yardım alın.

Örneğin sinemadan dönüşte eve gelirken, izlediğiniz filmi beğenmiş olmanıza rağmen öfke hissi taşıyorsanız, yakınınızda oturanların depresyonunu çekmiş olabilirsiniz. Veya alışveriş merkezi, konser alanı gibi kalabalık ortamlarda kendinizi mutsuz hissediyorsanız, etraftaki negatif enerjiyi çekiyorsunuz demektir.

3. Şüpheli kaynaktan uzaklaşın
Kendinizi kötü hissettiğinizde en az 20 adım uzağa gidin, yaşadığınız olumsuz hisler değişebilir. İnsanlardan uzaklaşırken kendinizi kötü hissetmeyin, alışveriş merkezinde oturduğunuz sandalyeyi değiştirirken çekinmeyin.

4. Nefesinize konsantre olun
Nefesinize odaklanarak kendi özünüzle iletişime geçmiş olursunuz. Birkaç dakika içinde o negatif hissi dışarı soluyup, sakinliği içinize çekebilirsiniz. Bunu yaparak olumsuz hislerden uzaklaşabilirsiniz.

5. Kırgınlıklarınızı saklandıkları yerden çıkarın
Negatif duygular midenizin yakınındaki duygu merkezinde toplanır. Stresten arınmak için avuç içinizi midenize götürün ve bir süre bu şekilde durun.

6. Kendinize siper olun
Bedeninizi saran beyaz bir ışık olduğunu ve bu ışığın negatif hislerin içeri girmesine engel olarak sizi koruduğunu düşünün.

7. Duygusal yüklenmeyi yönetin
Başkalarının duygularını omuzlamak için kendi yeteneklerinizi heba etmeyin. Bunun yerine yeni stratejiler geliştirin. Örneğin sizi mutsuz eden “duygu vampirlerini” tespit edin ve kendinizi onlara karşı koruyun, stresli bir durum öncesinde protein açısından zengin gıdalarla beslenin, zor durumlardan kurtulmak için başkalarına değil kendinize güvenin, sizi sömürmek isteyenlere karşı sınırlar belirleyin, kendinize özel bir alan yaratın ve başkalarından da buna saygı duymalarını isteyin, meditasyon yapın.

8. Pozitif insanlarla ve durumlarla vakit geçirin
Başkalarının içindeki iyiliği görmeyi bilen arkadaşlarınızı arayın, umutlu insanları dinleyin, başkalarının kendine olan inancını dinleyin, umutlu şeyler söylemeye gayret edin. Olumlu hisleri beslemek, uzun dönemde insanı daha güçlü kılar.

9. Uyuşmazlıklar için bir sığınak yaratın
Doğanızdan kaynaklanan düşünce biçiminizi açık bırakın. Ara sıra doğanıza dönün, kendinizi zihinsel olarak kurban hissettiğiniz o günleri hatırlayıp ruhsal olarak şarj olmanızı sağlayabilir.
[Resim: mM65mP.jpg]

Kaynak:
The Mind Unleashed

Bu konuyu yazdır

  Nuri Killigil: Bir Türk Silah Fabrikatörünün Pek Bilinmeyen Hikayesi
Yazar: gakko - 08-07-2018, Saat:05:16 PM - Forum: BİLİNMEYEN TARİHİMİZ - Yorum Yok

2 Mart 1949 tarihinde İstanbul korkunç bir patlamayla sarsılır. 

İki gün boyunca devam eden bu şiddetli patlamalarda, Sütlüce sahilindeki bir bina neredeyse tamamen havaya uçar. Havaya uçan bu bina, bir silah fabrikasıydı. Sahibi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarının en güçlü adamı, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın öz kardeşi, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Bakü Fatihi Nuri Killigil Paşadır...

TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi vererek, "bu fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun" açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede zamanın Başbakan kürsüye gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa artık, kayıtlara devlet sırrı olarak girer!

Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el, ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. Resimde gördüğünüz minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır.

Fabrika? Bir daha açılmamak üzere yanmış, kül olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bir gün yolunuz düşerse silahı orada görebilirsiniz.

Nuri Demirağ'ın öncülük ettiği uçak sanayinin ardından savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür artık. Yıl 1949. Henüz Menderes iktidara gelmemiştir. Bu müteşebbis iki Nuri; Killigil ve Demirağ resmi tarihçe, millete unutturuldu. Yerine kim mi kondu? Nuri Alço vbleri...

Peki bu Nuri Killigil Paşa Kimdir?

Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Nuri Killigil Paşa…
Gözü kara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. 1911-1912 yıllarında Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi ve “Bakü Fatihi” olarak tanınmaya başladı. Fakat henüz bir buçuk ay sonra 0smanlı İmparatorluğu’nun Mondros Anlaşması’nı imzalayıp yenilgiyi kabul etmesi üzerine birliklerini Azerbaycan’dan çekmek zorunda kaldı.

Ateşkes ile birlikte İngilizlerin baskısıyla bütün komutanlar İstanbul’a çağrıldı. Payitahta gelir gelmez polisler tarafından tutuklandı ve Batum’a gönderilerek hapsedildi. 1919 yılında halkın da yardımıyla hapisten kaçtı. Erzurum’a giderek milli mücadeleye katıldı. Erzurum ve Kars’ta silah ve cephanelerin bakımı için bir atölye kurdu. Fakat bu sırada Mustafa Kemal'e darbe yapacak dedikoduları çıktı, bölgeden uzaklaştırılırdı ve Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Killigil, Almanya’da yaşadığı süre zarfında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile beraber çalışarak, özellikle ordunun hafif silah ve mühimmat tedariki yönünde çalışmalar yaptı. Yurda döndüğünde devlet kurulmuş ve emekliye sevk edilmişti.

1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık görüldü.

Nuri Paşa Artık asker değildir ve yeni bir iş yapması gerekiyordu. Siyasete girmedi, ticarete atılmayı düşündü. Gençliğinden beri silah üretmek en büyük hayaliydi. Teknik bilgisi olmamasına rağmen, içinde hep bir şeyler icat etme arzusu vardı.

1933’te Zeytinburnu’nda döküm, seramik, soba yapmak üzere bir tesis kurdu. Resmi olarak bu tip madeni eşyalar üretiliyor olarak görünse de asıl üretimi, Millî Savunma Bakanlığı’nın verdiği izinle yapılan tabanca, tüfek, gaz maskesi ve hatta havan topu mermisi gibi askeri malzemeler üzerine idi. İlk büyük işi; Atatürk’ün kararnamesiyle 1934’te, Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapaların üretimi oldu. Daha sonra dağ topları için 24 bin tapa ve Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.

Daha sonra fabrikasını iyice genişletti ve Sütlüce’de ikinci fabrikasını açtı. Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketi olan bu fabrika, ülkenin silah endüstrisindeki mihenk taşı oldu. 400 tezgah ve 500 işçi çalışıyor, tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiliyor, bu mühimmatlar da Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete satılıyordu.

Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında, çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösteriliyordu. (Silah bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmekte, yolunuz düşerse orada görebilirsiniz.)

Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor olan Nuri Paşa’nın; askerlik hayatında silahları yalnızca kullanmakla kalmadığını, üzerinde kafa yorarak sürekli gelişme ve yenilik arayışında olduğunu, kısa süre içerisinde ortaya koyduğu başarılı eserlerden anlayabiliyoruz.

Killigil Tabancası’na baktığımızda; silahın kabza kapağındaki incelik, şarjör tünelinin altındaki detay, üst kapağın zarafeti hemen dikkatimizi çekiyor ve bu harika tasarım, onun ne kadar titiz, işini iyi yapan bir silah tasarımcısı olduğunu bize gösteriyor.
Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam ediyordu.

1949 yılına gelindiğinde… O günlerde yeni kurulmuş olan İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin havan topu siparişi geldi. Siparişleri yetiştirmek için fabrikada gece gündüz çalışılıyordu. Bu sırada BM Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır’a silah ambargosu koydu. Fakat, Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti. Bu sevkiyat İsrail’in ve İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan hükümetin, o dönemki menfaatlerine hiç uygun değildi.

1949 yılının 2 Mart'ında Sütlüce’deki fabrikada fail-i meçhul (olmayan) patlamalar meydana geldi. Nuri Killigil Paşa, mühendis ve işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi. Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçılmıştı. Kaç kişinin can verdiği tespit edilemedi ve 27 kişi gibi temsili bir sayı kayda geçildi. Günlerce aranmasına rağmen Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş bir tabut defnedildi.

20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine çıkınca bulundu. Ailesi tekrardan cenaze töreni yaparak, cenaze namazının kılınmasını istedi. Fakat hükümetinin baskılarından korkan dönemin müftüsü tarafından “sadece bir ceset parçası için cenaze namazı kılınmaz” diye fetva verildi.

Halk arasındaki iddialara göre; 1949 yılının hükümeti, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil’in cenazesine de tavır almıştı. 24 Mart 1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği’ne hak etmediği şekilde defnedildi.

Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir cenaze namazı bile çok görülmüştü.

Yıllarca Edirnekapı’daki mezarına da gereken değer gösterilmedi, yeri bile unut(tur)uldu. Ancak 2016 yılında, yazar Atilla Onat tarafından mezar tespit edildi, İstanbul Büyük Şehir Belediyesince onarıldı. Ve vefatından tam 67 yıl sonra cenaze namazı arkadaşlarıyla birlikte yattığı şehitlikte, bir avuç bilen ve sevenleri tarafından kılındı.

Ülkemiz’de son derece vahim geçen bu yıllarda, "uçak sanayinin" ardından "savunma sanayimiz" de toprağa gömülmüş oldu.

Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası üretimine devam etseydi bugün savunma sanayimiz hangi seviyelerdeydi? Nuri Demirağ uçak sanayinde destek görse veya önü kesilmeseydi ekonomimiz şu anda ne durumda olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.

Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp, değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu gibi, bir mühendislik dehası da olan bu büyük değerimizin ruhu şad, mekânı cennet olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.

Yazıyı, Nuri Paşa önderliğindeki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarması şerefine yazılmış, Nuri Paşa Zafer Marşı’nın bir bölümüyle sonlandırıyorum;

"Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan gelir.

Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.

Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.

İslam'ın şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”

Kafkasya/ Dağıstan'dan 1867 lerde sürgün gelen atalarım Kafkasya'yı kurtaran bu kahraman Paşa'nın adını büyük dedeme verirler ve ben de "NURİ" ismini dedemden miras olarak alırım. Geleneği ve direnişi yaşatma adına "ŞAMİL" adını bende ilk oğluma verdim.

Diğer adaşım, milli uçak sanayinin kahramanlarından Nuri Demirağ'ın başına gelenleri de artık siz okuyun.

Sonuç olarak;

Aşağıdaki resme iyi bakınız. Resimde gördüğünüz tabutta koca imparatorluğun koca paşasının parçalanarak küçültülmüş artakalan parçalarıdır. Yani biz...

Alın size unutturulan muhteşem bir tarihten bir kesit daha...

Tarih diye yıllârdır resmî tarih palavralarını okuttular bize? Çanakkale ve Kurtuluş şavaşından kaçarak Paris ve Viyana kafelerinde sürten, ittihatçı ve Jöntürk artığı, paşaların savaş kaçkını, korkak ve hain çocuklarını, edebiyat, siyaset ve tarih kitaplarımızda yeni yetişen nesillere kahraman diye yutturdular. Baskı ve aldatmacayla bir neslin ruhunu çalarak mankurtlaştırdılar... Az kaldı az, millet hepsini öğrenecek... Gerçeklerin üstündeki sır perdesi aralanacak...

O TABUTTA YATAN BİR BEBEK DEĞİL !UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA...

[Resim: oVdoqQ.jpg]

Bu konuyu yazdır

  Çocuklarımıza Yedirdiğimiz Kimyasallar
Yazar: delidumrul - 03-29-2018, Saat:12:22 AM - Forum: SAĞLIK - Yorum Yok

2 çocuğum var.
Bir tanesi 3, diğeri 5 yaşında. Çocuklar doğduktan sonra özellikle onlara market v.b. yerlerden bir şeyler alırken kendimce bir koruma yöntemi geliştirdim. Yakın çevremden zamam zaman tepki de gördüm Smile Ama şimdi size az önce karşılaştığım bir şey göstereceģim.

Resimde bulunan ürünün adres, telefon, marka hatta barkod kısmını kapattım. Benim derdim markalarla değil. Sadece tespitimi paylaşmak istedim. Belki sizlerde de bazı farkındalıklara sebep olurum. Son 5 senedir her market alışverişimde ürünlerin arkasını daha bir dikkatli okuyorum.

Malum hayatımıza E KOD diye bir SAÇMALIK soktular. Bizleri zehirleyen, çoluk çocuğun düşmanı ne varsa, bunları ürünlere çeşitli kodlarla yazıyorlar. Vatandaş ise bunların çoğuna dikkat etmeden alıyor bir güzel tüketiyor. Az önce büyük bir market zincirinden alışveriş yaptım.
3 yaşında ki Oğlum, baba bana lokum alır mısın dedi. Reyonda gösterdiği ürün, hepimizin hayatımızın bir anında yediği masum bir kuş lokumu gibi görünüyor. Ancak ürünün resmini yakınlaştırırsanız, bazı E KODLARI görebilirsiniz. Şimdi bakalım bu kodların açılımı neymiş..

E129
Renklendirici, sentetiktir; tatlılar, içecek ve garnitürlerde, eczacılık ve kozmetik ürünlerinde kullanılır; astım ve aspirin hassasiyeti olan insanlar için risklidir; farelerde kanser oluşturduğu saptanmıştır; çocuklar tarafından tüketilmesi tavsiye edilmiyor; Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç'te yasaklandı.
E110
Renklendirici; sentetiktir;unlu gıdalar, pasta, tatlı, çerez, dondurma, içecek ve konserve balık, hazır çorba ve bazı şurup cinsi ilaçların üretiminde kullanılır; yan etkileri kurdeşen, rinit (burun akması), burun tıkanıklığı, alerji, hiperaktivite, böbrek tümörü, kromozom hasarı, karın ağrısı, bulantı ve kusma, hazımsızlık ve iştahsızlıktır; Norveç'te yasaklandı.
E102
Renklendirici; tiroid tümörü, kromozom hasarı, kurdeşen, hiperaktivite ve aspirin duyarlılığı gibi rahatsızlıklara sebep olabilir; renkli içecek, tatlı, reçel,unlu gıdalar, çerez, konserve balık ve hazır çorbalarda kullanılır; Norveç ve Avusturya'da yasaklandı.

Şimdi soru şu: Siz bu maddelerin bulunduğu, Avrupa'nın bir çok ülkesinde yasak olan bu maddeleri evladınıza yedirir misiniz?
Vahim olan ise, neredeyse bir çok reyon ürününde bunlar ve fazlası mevcut.
İşte bu sebeple alıp sepete atarken 1 değil 5 kere düşünün.
Alışverişi yarım saatte değil gerekirse 45 dakikada bitirin. Hepinizin elinde akıllı telefonlar var. Bu kodları görebileceğiniz uygulamalar mevcut. Kullanın. Umarim bir nebze olsun dikkatinizi çekebilmişimdir.

Mesela E110 ve E102 de dikkatiniz bir şey çekti mi? Hani diyorsunuz ya bazen yahu milletin çocugu ne kadar uslu, bizimkisi yerinde duramıyor. Heh işte bundan ya da bunlardan. Ne demiş? Cocuklarda hiperaktiviteye sebep olabilir. Düşün ki bunlardan haftada ne kadar tüketiyor..

Ya da bazen diyorsunuz ya yemeğini düzgün yer, sıkı giyinir, vitamin desen alır burun tıkanıklığı, akıntı bitmiyor..Bak onu da yazmış yukarıda. Burun akıntısı, tıkanıklığı yapar. Alerji yapar.. Yani neresinden tutarsanız elinizde kalıyor..

Bu konuyu yazdır

  EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Yazar: delidumrul - 03-26-2018, Saat:06:55 PM - Forum: KİŞİSEL GELİŞİM-PSİKOLOJİ - Yorum Yok

1- EŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru eş, uzun zaman flört ettiğin kişi değildir.
Önemli olan kısa zamanda da olsa fikirlerinin uyuştuğu,
Yaşam tarzlarınızın benzediği,
Espiri anlayışının yakın olduğu,
Zor zamanlarında hep yanında olacağını bildiğin,
Dertlerini sevinçlerini paylaşabileceğin,
Fikirlerine olaylara bakış açısına güvendiğin,
Senin fikirlerine saygı duyan,
Konuşmaktan sıkılmayacağın,
Hayata küstüğün zaman seni kabuğundan çıkarıp eğlendirebilen,
Gözlerine baktığında ne söylemek istediğini anladığın,
Aynı zamanda iyi bir arkadaş olan,
Fiziksel görünüşün ve işin dışında seni sen olduğun için sevebilecek birini EŞ olarak seçmelisin...
Böyle biri varmı diye soracaksanız şimdi emin olun var. Ama sayıları fazla değil. Hatta hayatta insanın karşısına 1 yada 2 defa çıkar yada çıkmaz...
Önemli Olan Onu Farkedebilmek...
Eğer bu satırları okuduğun zaman aklından bu özellikleri barındıran bir isim geçirmişsen çok şanslısın. Ne olursa olsun onunla birlikte olabilmek için elinden geleni yap...
Çünkü, bir daha onun gibi birini bulma şansın çok az. Emin ol...
Bütün aptal aşıklar gibi ilk hareketi ondan beklersen, çok geç kalırsın...
2- İŞİNİ DOĞRU SEÇ
Doğru iş rahat iş değildir.
Çok kazandıran işte değildir.
Kariyerde değildir.
Klimalı büro ortamıda değildir.
Doğru iş olmaktan zevk aldığın yerdir...
Sabah kalktığında gitmekten üşenmediğin, bıkmadığın yerdir.
Tabi yanında rahatlık, para ve kariyer varsa ne ala...
3- ARKADAŞINI DOĞRU SEÇ
Çok sayıda arkadaşının olması, iyi arkadaşın olduğunun ispatı değildir.
Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir.
Mutluluklarının yanında acılarınıda paylaşabileceğin,
Fikirlerine ihtiyaç duyabileceğin,
Her zaman yanında olmasını isteyeceğin.
Seni madden değil, manen zengin eden,
Sana yalan söylemeyen,
Arkandan iş çevirmeyen,
Hatalarını yüzüne vuran,
Yeri geldiğinde eleştiren,
TEK bir arkadaş sana çok şeyler katacaktır.

Bu konuyu yazdır